7-yeni-eleştiri-kültürü_kapak_web.jpg
 

Sınırsızlığın Çeşitliliğiyle Yine Başka Bir Dünyaya

- YELİZ ÖZŞEN -

 Sekme Yayın Kurulu Adına 

Yeni bir sayının çalışmalarına başlarken tema editörleri yine önümüze onlarca soru serdi. Öznesi olduğumuz, aklımızı bir şekilde kurcalayan, üzerine düşünmesek bile öyle ya da böyle maruz kaldığımız olaylar, durumlar üzerine sorular… Heyecanlıydı, çünkü yeni bir sayıda yine ortak bir derdimizin seslendirildiğini görüyorduk.

 

Sonrası ise daha da heyecan! Sekme Dergi’nin sağladığı imkanlardan biri; bir gün tema editörü olursunuz, ertesi gün bir içerik üreticisi; belki Yayın Kurulu’nda yer alıyorsunuzdur ama bir sayıya tasarım da üretirsiniz bu sayıda sizi karşılayan kapak görselinin Merve’nin ellerinden çıkması gibi. Sınırları olmayan bir üretim ne de çeşitlilik sağlayan bir yapı, tam da niyetlenildiği gibi.

 

Ben de kendimi bu sayıda içerik çalışması yaparken buldum. Daha önce ekonomi politik bir yaklaşımla sinema sektörünün demokratikleşmesi üzerine kafa yormuşken şimdi de dijital dünyanın olanaklarıyla sinema izleyicisi için nasıl bir demokratikleşmenin mümkün olabileceği, bu demokratikleşmenin bir dönüm noktasıyla birlikte tam tersi bir etki yaparak belki de yeni bir çoğunluğun baskı mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceği yönünde soruları kafamda dönmeye başladı. - Süreçte sinema değil, tiyatro hakkında bu konu üzerine düşünmüş oldum; benim için çok da güzel oldu! -

 

Konuştukça, içerikler ortaya çıktıkça Yeni Eleştiri Kültürü tema ismiyle çerçevelenerek, yine birçok farklı alana ilgi duyanların kendinden bir şeyler bulacağı, belki yeni sorular soracağı, belki bu konular üzerine üretimler yapacağı bir sayı çıktı karşımıza. Sekme Dergi’nin belki de en temeldeki motivasyonlarından biri olan, sayıdan sonra başka başka kapılar açabilme amacının bir karşılığının olduğunu yine göreceğimize emin gibiyim.

 

Çabamıza ortak olan herkese de teşekkür! Keyifli ve aynı zamanda dertli, kimi birlikte söylenerek kimi birbirimizi haksız çıkararak okuyacağımız, dinleyeceğimiz, inceleyeceğimiz yeni bir sayı olması dileğiyle sizi içeriklerle baş başa bırakıyorum.

Editörden

- SELEN GÖKÇEM AKYILDIZ & YAVUZ AKYILDIZ -

Søren Kierkegaard, insanların çoğunluğunun yalnızca yanlış bir görüşe sahip olmaktan korkmadığını, bir görüşe tek başına sahip olmaktan korktuklarını dile getirirken bunu bir grubun parçası olmayı ve bir taraf oluşturmayı tercih etmemize bağlamıştır. Sekme Dergi’nin bu sayısında kolektif bir fikir birliği ile yeni eleştiri kültürü dediğimiz olguda taraf olmak, tercih etmek, linç edilmek, yermek ve yerilmek kavramlarını inceliyoruz. Sinemada, tiyatroda, edebiyatta, sosyal medyada ve çevrimiçi mecralarda içerik tüketen kitlenin maruz kaldığı beğeni ve yergi kültürünün iç içe geçmişliğinin nasıl bir kutuplaşma ve dışlanmayı beraberinde getirdiğini sorgularken, sosyal medya aracılığı ile yaşanan irili ufaklı, önemli önemsiz, tepki gerektiren gerektirmeyen herhangi bir duruma karşı yapılan uçlarda yorumların, izleyici kitlesinin üzerinde görünmez ancak hissedilir bir baskı oluşturup oluşturmadığını da irdeliyoruz.

 

Bir filmi veya herhangi bir gösteriyi izleme deneyimi, sosyal medya nedeniyle farklı bir sürece evrilmiş görünmektedir. Artık izleyiciler sanki bir kitle kendilerine sürekli mikrofon uzatıyormuş gibi yaşamakta ve sosyal medyada aceleci yargılarda bulunmak zorunda hissetmekteler. Bu iletişim ve etkileşim biçimi insanın evrimsel olarak da yabancısı olduğu ve kendini de kitleler içinde yabancı hissettiği bir sosyallik yapısı oluşturmaktadır.

 

Biz de derginin bu sayısını bu sorular ve sorunsallar çevresinde hep beraber örmek istedik. İçinde bulunduğumuz zamanın ruhunun, kitleler içinde kendi sesini kaybetmeksizin var olmayı getirmesini umuyor ve taraf olmanın zorunluluk dışı bir eyleme dönüşmesini diliyoruz.

 

Keyifli okumalar, dinlemeler, izlemeler.

 

Dijital Çağın Yeni İzleyicisi

- ERMAN BOSTAN -

Dijital kültür bizi deneyimlerimizi puanlamaya teşvik ediyor. İster ‘like-dislike’ mantığı içerisinde olsun ister yıldızlama sistemi ya da bizzat rakamların dili konuşsun, yediğimiz yemekleri, gittiğimiz mekanları, gazete haberlerini, filmleri, tiyatro oyunlarını, okuduğumuz kitapları hatta insanları çevrimiçi dünyada sayısallaştırılabilir veriler halinde değerlendiriyoruz. Devasa bir veri bankası haline gelen bu beğeni yargılarından oluşmuş yığınlar elbette kültür endüstrisi tarafından farklı biçimlerde işleniyor. Bir yönüyle seçim yapmamızı kolaylaştıran bir kolektif akıl ortaya çıkıyor: Yayıncılar farklı çevrimiçi platformlarda bir araya geliyor, katılımcıların düşüncelerini, yorumlarını, değerlendirmelerini takip ederek yüz yüze iletişim içerisinde edinmemizin imkânsız olduğu bir ölçekte, farklı yaşam tecrübelerine ulaşıp farklı amaçlarla kullanabiliyoruz. Mekânın eriyip buharlaştığı, ışık hızında birbirine bağlanan küreselleşmiş dünyamızda her şey el altında olduğu için, bütün bu veri denizinde yolumuzu bulmamızı sağlayan araçlar sunuluyor bize, özelleştirilebilir arama motorları gibi. Diğer taraftan gönüllü bir şekilde katıldığımız bu beğeni/yorum oyununda verilerimiz tüketim alışkanlıklarımızı şekillendirmek, düşüncelerimizi değiştirip yönlendirmek, seçimlerimizi etkilemek gibi niyetlerle kolaylıkla kullanılabilir haldeler. Çevrimiçi dünyada bilerek ya da bilmeyerek attığımız her adımla geride bir dijital iz bırakıyoruz, böylece gelecekte gidebileceğimiz yolları tahmin eden bir tür rehber oluşturuyor, kendimizi bizzat kendimizle manipüle ediyoruz. Kullanıcılarının aynı zamanda üreticileri olduğu bu devasa veri okyanusundan çekip çıkararak anlamlı cümleler oluşturmak basit kullanıcı için pek mümkün olmuyor elbette. Yapay zekâ ve makine öğrenmesinin yıldızı endüstri devleri için parlarken, kullanıcılar önlerine serilen dünyanın sayısallaştırma mantığı içerisinde hesaplanabilir, basitleştirilmiş ve indirgenmiş bir dünya olduğunu fark edemiyorlar.

 

Özgür irade ve kontrol meselesi çerçevesinde düşünüldüğünde yeni bir durumla karşılaşmadığımız bir gerçek. Özgürlük ve disiplin arasındaki o kadim gerilim, en ilkelinden çağdaşına birbirimize anlattığımız öykü ve masallar, mitoslar, destanlar, dinler, siyasal ideolojiler ister tanrıdan ister hükümdardan gelsin bütün iletilerin genel mantığında bulunmaktadır. Dil ile birlikte iletişimi gerçekleştiren tüm araçlar bilginin dolaşımını sağlayarak kültürün inşasına katılır, aynı zamanda kontrol, denetim ve gözetleme biçimlerinde araçlar haline gelerek bu bilgiyi sınırlarlar. Bizi gezegenimizin en tuhaf canlı türü haline getiren de sentetik bir dil inşa ederek gerçekliği eğip bükme kapasitemizde gizlidir. Biz dünyayı iletişim oyunu içerisinde kendi imgemize uyarlarız. Çağdaş dijital kültüre özgü olan, ölçeği küresel çapta büyüterek bu kökensel etkileşim faaliyetini gerçek zamanlı bir akış içerisinde kendisini ifade eden ve yine kendi kendisini algılayabilen bir tür devasa sinirsel organizmaya, bağlantı ve hıza dayalı bütünleşik bir ağ yapısına dönüştürmesidir. Artık sadece izleyici değil aynı zamanda katılımcıyız hem aktif ajanlar gibi davranıyor hem de edilgen tüketiciler gibi hareket ediyoruz, bir kimyasal sürecin sonucunda davranış haline gelen aktivitemiz ağda bir uyaran haline gelerek sınırsızca dolaşıyor. Ve kültür bizi beğeni yargılarımızı ifade etmeye kışkırtıyor, daha çok girdi, daha çok ifade, girilen ağdaki en sessiz sedasız, hayalet kullanıcılar bile bu sayısallaştırma, puanlama mantığından kaçamıyor.

 

Bu çağdaş kültürel durumun izleyici stratejileri açısından belki de en çarpıcı olgularından biri tüm deneyim alanımızı istila eden beğen-beğenme mantığının deneyimlerimizi önsel olarak belirliyor oluşu. Bir mindfullness etkinliğinde yediğimiz üzümün tadını, içtiğimiz şarabın kıvam ve kokusunu ‘hissetmek’, deneyimi en doygun haliyle yaşayabilmek için uzunca bir süre odaklanmamız gerekmişti. Çünkü uzunca bir süredir deneyimi yargılayarak beğenimizi sayısal veri şeklinde ifade etmek deneyimin kendisinden daha önemli bir yerde. Dahası dijital kültür bizden bu verileri öyle güçlü bir şekilde talep ediyor ki bu talepten bağımsız bir deneyim neredeyse imkansızlaşıyor, beğeni yargımızın oluşacağı habitat bu. Artık deneyimin kendisini yaşamak, seyre dalmak, kirazın tadına, kahvenin kokusuna kapılıp gitmek yerine bu deneyime kaç puan verebileceğimiz, bu deneyimi nasıl temsil edebileceğimiz üzerinde duruyoruz, dahası çok daha basit bir biçime ‘’beğendim-beğenmedim’’ ikiliğine sıkıştırarak tüm deneyim yelpazemizi ikili bir kodlama sistemine indirgiyoruz. Görünüşe bakılırsa bunu yapmaya zorlandığımız da pek söylenemez, katılım gönüllü, yargı bildirmeye, göz önünde olmaya, fikrimizi beyan etmeye pek hevesliyiz. Ancak bu fikir deryasına üstünkörü bir bakış attığınızda dahi düşüncelerin hızla polarize olarak iki aşırı uca savrulduğunu gözlemleyebiliriz. Bu kutuplaşmanın en güçlü kaynaklarından biri fikrinize değil beğeni yargınıza odaklanan teknolojinin araçsal mantığıdır. Bir filmle karşılaşmamız her zamankinden daha çok beğeni yargımıza odaklanmış bir biçimde gerçekleşiyor, daha sonra izleme deneyimimize puan vermek için sabırsızlıkla bekliyoruz. Bizim için izleme deneyimi beğeni yargımızı şu ya da bu yöne çekecek bir roller coaster gibi aşırı uçlara savruluyor, izleme deneyiminin bizde uyandırdığı duygu ve düşünceler, harekete geçirdiği anı ve deneyimler, kışkırttığı hayal ve fanteziler ya hiç konuşulmuyor ya da nihayetinde tüm bu deneyimleri bir rakama dönüştürmemiz isteniyor. Artık bir konuda fikir beyan etmek için uzman olmamıza gerek yok, eleştiri disiplini tarihe karıştığı gibi bilirkişiler de ortadan kayboldular ya da onlara güvenmiyoruz artık. Bunun yerineyse çok daha güvensiz ve kırılgan bir dünya inşa ettik. Bir zamanların ‘’kendi içeriğini kendin üret’’ platformları kullanıcılarını arama geçmişlerinin tutsağı haline getiren algoritmalara bel bağlamış, özelleştirilmiş reklamlarla dolu ve veri büyüklüğünden başka hiçbir şeyi önemsemeyen devasa makinelere dönüşmüş durumdalar. Uyandırdıkları güç öyle çılgın boyutlara vardı ki örneğin Youtube 2021 Kasım’ında dislike sayacını gizlemeye karar verdi, kolektif zekayı harekete geçirmesi gereken güç, trol ordularını, zorbalığı, bilgi kirliliğini ve manipülasyonu da doğurduğu için katılımın kendisinin sansürlenmesi gerekti. Daha çok arthouse filmlerin gösterildiği bir platform olan MUBI’de film izleme deneyimi tamamlandığında, henüz jenerik akarken, yıldızlama ekranı karşımıza çıkıyor. Sanatsal alanı boylu boyunca kesen, izleme deneyimine karışan bir sayısallaştırma, hesaplama ve indirgeme mantığı bu. Tıpkı çift yarık deneylerinde, kuantum düzeyinde yapılan gözlemin parçacığın izlediği yolu değiştirmesi gibi, hesaplama, puanlama, not verme bağlamında girdiğimiz deneyimler de izlemenin kendi doğasını bozup değiştiriyor. Bir zamanlar çevrimiçi dünyada sörf yapmak, yeni şeyler keşfetmek, internetin derinliklerinde bir tür arkeolojik kazı çalışması yapmak ve buluntuları diğer kullanıcılarla paylaşmak modaydı, şimdi bizi kendimizden daha iyi tanıdığını iddia eden uygulamaların yaptığı listeleri dinliyor, benzer videolara tıklıyor, bizim için önerilen filmleri izliyoruz, yıl sonu gururla paylaşıyoruz ‘’bütün yıl ne yaptım?’’ derlemelerini. Yeni izleyiciliğimizde yargıçlık maskesi takmadan hareket etmek, bilir kişi gibi davranmadan yayıncı olmak giderek zorlaşıyor. Burada makinenin davranış modelinde hız ve niceliğe verilen öneme dikkat edelim, etkileşimi büyüten ve yayan mesajlar öne çıkarılıyor, böylece sinir ağlarıyla örülü online dünya dürtüleriyle hareket eden acımasız bir canavara dönüşüyor.

 

Kapitalizm üretim araçlarının gelişmesi ve üretimin yoğunlaşmasıyla birlikte gerçekleşen bir iş bölümü ve uzmanlaşma sistemidir. İş bölümünün sağlıklı bir şekilde işleyerek üretim süreçlerinin devamlılığı için uzmanlık sistemine ve uzmanlara duyulan güven bir tür tutkal görevi görmektedir. Bu modernleşme dinamiğinin çılgın bir büyümeye eşlik edecek bürokratik bir toplum yaratacağı aşikârdı. Önce askeri alanda, sonra ofis sistemlerinde ve nihayet günlük kullanıcının bedeniyle simbiyotik bir ilişki kuran yeni medya teknolojileri protezleriyle bilgisayarlar, bilginin demokratik bir biçimde dağıtılmasının da önünü açtı.  Bu teknolojiler madun bırakılmış kitleleri konuşturdu, onlara sözü geri verdi. Bilgi herkes için ulaşılabilir oldukça iktidarlar kırılganlaştı, otoriteler sarsıldı. Bununla birlikte hepimizin mikrobiyolojinin bir alt dalı olan virolojiyle ilgili bir haber yapabilmesinin de önü açıldı. Bilgi/iktidarın çelikten zırhının delinmesiyle yalnızca demokratik güçler bağlarından kurtulmadı, kötülük de serbest kaldı, böylece güven ve tek düzelik yerini belirsizlik, kaos ve güvensizliğe bıraktı.

 

Uzmanların otoritesinin sarsıldığı dijital kültüre yenik düşmüş en belirgin alanlardan biri de görsel sanatlar alanı, daha çok da sinema. Herkesin eleştirmen olabildiği, fikir önderlerinin bulunmadığı ya da ciddiye alınmadığı bu yeni sanatsal üretim ortamı, kolektif zekanın etkilerine açık olduğu kadar sıradanlaşma eğilimi de göstermektedir. İzleyicinin puanlarıyla şekillenen ve onun düşünsel, duygusal ve psikolojik eğilimleriyle matematiksel bir kesinlikte uzlaşı arayan bir medya gerçekliğinde eleştirmenler gibi dramaturglara da yer yoktur, hangi hikâyenin seçileceğini ve bu hikâyenin nasıl anlatacağını kitle kültürünün algoritmik modellemeleri belirlemektedir çünkü. Kendisini izleyici beklentilerine göre şekillendirerek, ‘halk bunu istiyor’u şiar edinmiş Yeşilçam üretim modeline oldukça yakın, dürtüsel bir sinema bu. Sanatçının adeta aradan çekilip bir tür teknisyene dönüştüğü bu sinemada izleyici ile anlatı evreni bütünleşik, onun en parlak umutlarıyla en karanlık arzularının, en derin korkularıyla en çaresiz zaaflarının bir tür karışımı. Kendisini yine kendisiyle trolleyen izleyicilerin sinir uçlarına dokunan Bir Başkadır (Ethos), Don’t Look Up gibi dizi ve filmlerde hızla harekete geçerek polarize olması da bu yüzden.

 

Kandinsky sanatçının konumu ve izleyicileriyle ilişkisini geometrik şekillerle dolu tablolarında sıkça rastladığımız üçgen metaforuyla açıklar. Sanatçı üçgenin en sivri ucu, o küçük parçası, tepe noktasıdır, aşağıya indikçe zihinsel hayatın bir tür şematik gösterimi olarak kapsam artar, toplumsal kesimlere doğru genişleyerek hareket ederiz. Bununla birlikte üçgen pek gözle görülmeyen bir biçimde, yavaş yavaş yukarı doğru hareket etmektedir. Sanatçının öncülüğü buradan gelir: “Bugün sadece en üst ucun anlayabildiği ve üçgenin geri kalanı için anlaşılmaz gevezelikten ibaret olan şeyler, yarın ikinci kesimin hayatının anlam ve duygu dolu içeriğine dönüşür.”* Elbette seçkinci bir tarif bu ancak sanatın bazı yönlerden neden büyüleyici olduğunu da gösteriyor. Oysa yeni medya dünyasının izleyici kültüründe sanatçının kendisi de kitle puanlamasının bir nesnesidir. Çağımız en fazla puanı toplayarak yıldızlarımızı sermayeye dönüştürme çağı olduğundan görsel sanatlarda da takipçilerimizi arttırarak like basmak moda sayılabilir. Bu cendereden çıkmanın bir yolu belki de herkesin bu oyundaki figüranlar olduğu gerçeğini görmekten geçiyordur, başrolünü silikon vadisinin milyarder tanrılarının oynadığı bir oyun.

1  * W. Kandinsky, Sanatta Tinsellik Üzerine.

 
 

Sinemada
Beğeni Algısı

- SELEN GÖKÇEM AKYILDIZ X GİZEM AKGÜLGİL -

Selen Gökçem Akyıldız ve Gizem Akgülgil'in katılımıyla Sekme Dergi' nin yedinci sayısı için Yeni Eleştiri Kültürü üzerine yapılan kısa bir sohbet. Sinemadan izleyici kültürüne, göklere çıkarmaktan, yerin dibine sokmaya kadar uzanan beğeni ve yergi yapısına dair bilinç akışı bir eksen. Keyifli dinlemeler!

Şey Mi Oynuyodu Onda Ya?

- GİZEM AKGÜLGİL -

sey_mi_oynuyodu_onda-01.jpg
 
 

Her Şeyi Bildiğimi Biliyorum

- YAVUZ AKYILDIZ -

Bu bir video makaledir, videoyla yazılar kronolojik olarak birbirini tamamlamaktadır.

1.jpeg

Michael Haneke 1993 yapımı Benny’nin Videoları filminde, Youtube kurulmadan daha on üç yıl önce, yaklaşmakta olan video ve yeni medya kültürüne güçlü bir öngörüyle yaklaşarak, şiddet görüntüsünün bizzat şiddetin oluşum nedeni de olabileceğine dair kuşkular geliştirmiş ve bu henüz emekleme aşamasındaki kültürün etik yapılarını analiz etmişti.

Haneke’nin bakışına göre eğer yaklaşan bu yeni kültüre karşı gerçek bir eleştirel bakış geliştirmezsek, “neden ile sonucun muğlaklaştığı hatta tamamen yer değiştirdiği bir evreye girmemiz kaçınılmazdı.”

Filmin giriş sahnesinde Benny bir videodan bir domuzun elektrikli şok aletiyle öldürüldüğünü gördükten sonra bu olayı kendi yaşamında da tecrübe etmek ister ve kız arkadaşını elektrikli şok aletiyle öldürür.

Filmin en çok rahatsızlık uyandıran sahnesi ise Beny’nin kız arkadaşını öldürmesini videoya kayıt etmesidir. Çünkü Benny’i birini öldürmekten çok, bu ölümün videoda nasıl göründüğü meraklandırmıştır. Başka bir ifadeyle filmde, gündelik hayat-ölüm ve video arasındaki ilişki bir video performansına dönüşmüş olur. Gerçeklik olarak algıladığımız mevcut yaşam videonun hayatımıza girmesiyle başka bir boyuta evirilmiş olur. Haneke’nin erken bakışıyla ölüm dahi bütün hayat bir video performansına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Benny’nin kız arkadaşını öldürmesi tıpkı filmin başındaki domuzun öldürülmesi olayında olduğu gibi kayıt altına alınır. Filmin giriş sahnesinde domuz öldürülme videosunun yavaşlatılıp, hızlandırılabildiğin / ileri ve geri alınabiliyor olduğunun seyirciye gösterilmesi, şiddete karşı potansiyel olarak yaşanabilecek yabancılaşmanın, Haneke tarafından altının çizilmesi olarak okunabilir. Filmin ilerleyen bölümlerinde ölüm videosu kaydı hem Benny hem de ebeveynleri tarafından tekrar tekrar izlenir, şiddet- birinin öldürülmesi-her tekrarla biraz daha normalleşir. Aile iş bölümü yaparak ölü kızı parçalara ayrılarak yok eder, daha sonra ise olayı unutmak için çekirdek aile hep birlikte bir tatile çıkar. Nasıl ki bir beyaz yakalı yenilenmek ve gevşemek için yıllık tatile çıkıyorsa, bir ölüm performansını tamamlayan aile de yenilenmek için tatile çıkar. İş performansı ile gündelik yaşam performansı örtüştürülür.

Haneke ise izleyicisine görsellerle girdiği ilişkinin ahlaki yönünü yine görsel bir yapı kurarak göstermeye çalışır. Bu anlamda Haneke yaptığı filme felsefeci gibi yaklaşmıştır ve içinde bulunulan çağ, anlam ve etik arasında ilk kez yine imaja dayalı bir örüntü kurar. İnsanlığı yaklaşan yeni kültürün karanlık yönlerine karşı uyarmaya çalışmıştır da denilebilir.

 

Benny’nin Videoları’ndan beş yıl sonra ise yine Haneke 1997 Yapımı Funny Games filminde çağın getirdiği izleyicilik kültürünün faşizan yapısını göstermek için, sinemayı adeta bir laboratuvara dönüştürür.

Ölümcül Oyunlar filminde golf elbisesi giymiş, kibar ve nazik iki genç sinematik karakter, bir eve girerek hiçbir sebep olmamasına rağmen bütün aile bireylerini işkence yaparak öldürür. Film içerisinde de ana karakterler seyirciyi uyararak, filmi izlemelerinin beyhude bir eylem olduğunu, bu filmde aile bireylerinin hepsinin öleceğini söyler. Hatta filmin doruk noktasında katillerden biri evin annesi tarafından öldürülür ancak yönetmen filmi, film içerisinde geri alarak bu sahneyi değiştirir.

3.jpg

Funny Games filminin kurbanları temelde filmi izleyen izleyicilerdir çünkü filmi izleyen ve bitiren kişiler filmin içerisindeki şiddetin sürmesine katkı da bulunan kişilere dönüşmüş olurlar. Haneke bu konuyla ilgili şunları söylemektedir:

Bu film şiddetin sinema, medya veya internetteki temsili üzerine, Ölümcül Oyunlar filminde şiddetin temsilini analiz etmeye çalıştım. Film boyunca katillerle seyirciler ilişki halindedir. Seyircileri katillerin suç ortağı yapıyorum ve bu rolü oynadıkları için onları cezalandırıyorum. Bu oldukça sarkastik ve kinik ama şiddet içeren imajların normalleştirildiğini gösterebilmek için bunu yapmak zorundaydım. Seyirciye oyunlar oynadım ve bu oyunlara katılanları suç ortakları yaptım. İzleyicileri aslında oldukları kişiyle bu sayede yüzleştirdim. Hatta filmin Cannes gösterimi sonrasında bir kadın yanıma gelerek “Bize bunu yapmaya hakkın yok” dedi… O an işimi çok iyi yaptığımı anladım! Gerçekten şiddete nasıl katıldıklarını insanlara göstermiş oldum.

Peki Haneke bunları neden yapıyor? Birçok kişinin Michael Haneke sinemasıyla ilgili duyduğu ilk cümle sinemasının rahatsız edici olduğu. Eğer rahatsız etmenin kendisi bir amaç değilse, Haneke insanları neden rahatsız etmek istiyor? Bu sorunun cevabı Haneke’nin etik ve politik bir varoluşun anlamlı bir varoluş olduğunu düşünmesi olabilir.

Haneke: “Funny Games’de toplumsal işlevleri muhafaza eden tüm kurallar, filmdeki katil iki ana karakter için bir hiçe dönüşmüştür. Ve bunun gibi karakterlerle yüzleşme şansın yok! Bunun filmde şok edici hale geldiğini düşünüyorum. Hiçbir şekilde tepki gösterilemeyen birileri nedeniyle karşılaştığımız bu endişe, toplumsal neden-sonuç ilişkisinin kaybedilmesi halinde, nezaket ve kültür korunsa dahi nelerin olabileceğini gösteriyor. Çünkü bence bu sahip olmamız gereken temel bir konsensus. Eğer onu kaybedersek gerçekten kaybederiz.” 

4.jpg

Eğer toplumsal ortak aklımızı kaybedersek gerçekten kaybederiz. 

2021 yılında Don’t Look Up filmi Netflix’de gösterime girdi ve film tam da Haneke’nin sözünü ettiği “toplumsal konsensüsu” kaybetmemiz sonucunda ortaya çıkan toplumsal yapının nasıl olduğu üzerine. Benny’nin Videoları’nın üzerinden geçen yaklaşık otuz senede, ilk önce internet, yaşamın bir parçası haline gelmeye başladı. İlk başta basit chat siteleriyle başlayan internet üzerinden iletişim çok kısa süre içerisinde bireysel ve ekşisözlük gibi kolektif bloglar üzerinden yaygınlaşmaya başladı. Facebook ve Youtube gibi iki fenomenin kurulmasıyla ise eski iletişim sistemlerinin ilkel olarak görülebileceği bir evreye geçildi. Bu iki fenomen uygulama ve web sitesi, bugün dahi en çok kullanılan Instagram ve Tik-Tok’un temel altyapısını oluşturmaktadır. Andy Warhol’un günün birinde herkes on beş dakikalığına ünlü olabilecek kehaneti ise ilk kez potansiyel olarak gerçekliğe bürünmüş oldu.

Sosyal Medyadaki Değişimden Bir Kesit

2004 yıllından itibaren ise çocukluk dönemini bitiren internet-blog-sosyal medya, endüstri devrimine göre dahi ışık hızıyla büyümeye başladı denilebilir. Çok kısa bir süre içerisinde aklımıza gelebilecek her türlü etkinlik, ekonomik faaliyet veya ilişkilenme biçimi büyük oranda elektronik ortama kaydı. Günümüzde insanlığın evrimi, biraz da ironik bir yaklaşımla şu şekilde tarif edildi: “Avlanarak yaşayan homo-sapiensler ilk önce küçük topluluklar halinde daha sonra örgütlü ve merkezli kentler içinde günümüzde ise ağlar içinde yaşamaya başlamıştır.” İnternet ve ağ sisteminin gelişmesi gündelik yaşamda da oldukça köklü hatta neredeyse geri dönüşü olmayan değişikliklere neden olmuştur. Ekonomi, eğitim, sağlık, sanat gibi alanlarda meydana gelen radikal değişimler gündelik yaşamı dolayısıyla da kültürel yapıları etkili bir biçimde değişikliğe uğratmıştır.

İnsanlık tarihinin geneline bakıldığında bu durum aslında şaşırtıcı bir süreçtir çünkü insanlık tarihindeki köklü toplumsal değişimler ve kabuller uzun bir sürece yayılır. Ayrıca bölgesel olarak gecikmeli bir biçimde gerçekleşir. Toplumlar, içinde bulundukları yapıların değişimine karşı direnç gösterirler ve bu direnç toplumsal geçiş dönemlerini muğlaklaştırır. Ağ toplumuna geçiş ise oldukça hızlı bir şekilde oldu ve neredeyse hiçbir kesimin direnç göstermediği hatta kolayca benimsediği çok hızlı bir süreç yaşandı. Ancak değişimlerin çekirdeğini oluşturan muğlaklık ve toplumsal dengelerin çekirdeklerinde meydana gelen değişimler gecikmeli bir safhada ortaya çıktı denilebilir. Bu değişimle birlikte dünya tarihi boyunca daha önce hiçbir zaman olmayan bir şey oldu ve herkes yaptığı veya yapmadığı herhangi bir şeyi ve bu şeyler üzerindeki sübjektif görüşünü ağlar aracılığıyla kamusal alanda paylaşabilme imkanına sahip oldu. Yeni, katılımcı bir toplumsal yapı oluştu.  

Bu doğrultuda neredeyse bütün radikal-alternatif çevreler bile sosyal medyayı oldukça ılımlı karşıladı denilebilir. Sosyal medyayla artık geleneksel medyanın totaliter tutumunun sona ereceği, katılımcı ve demokratik yeni bir medyanın ortaya çıkacağına dair iyimser görüş başta oldukça hakimdi. Bu durum belirli bir oranda da haklılık payı içeriyordu. Ancak çok kısa bir zaman içerisinde demokratikleşme bir yana sosyal medya gündemdeki herhangi bir konu hakkında iki kutup oluşturma makinesi olarak işlev görmeye başladı.

Aşırı uçlardaki yorumları koymamaya gayret gösterdim.

5.png

Aşı-Politika-Savaş-Eğitim-Spor-Beslenme-Sinema-Birinin oyunculuğu gibi neredeyse aklımıza gelebilecek her konuda, toplum uzlaşmaz hatta uzlaşmak istemez bir şekilde sürekli ikiye bölünmeye başladı. Her kamp çok kısa süre içerisinde kendi yankı odalarını oluşturdu. İnsanlar, kendi fikirlerini sürekli onaylattıkları ve diğer gruptan nefret ettikleri sanal kabileler kurmaya başladı. Linç, Lover ve Hater kültürleri ise bu kamplaşmanın organik çıktıları olarak gündelik hayatın belirleyen temel yapı durumuna geldi. Baudrilard’ın tabiriyle 1990’larda toplumlar içe patlamaya başlamıştı. Bu sözden hareketle devam edilecek olursak 2010’lu yılların ortalarından itibaren toplumların içine atom bombası atıldığı ve toplumsalın Nagazaki’ye dönüştüğü söylenebilir.

İşte, Beny’nin Videosu filminden yaklaşık otuz yıl sonra çekilen Don’t Look Up filmi, Haneke’nin sözüne ettiği toplumsal konsensüsün ortadan kalkması durumunda neler olabileceğini dair bir film olarak okunabilir. Başka bir ifadeyle film, halihazırda içinde yaşadığımız dünyanın nasıl bir şeye benzediğini göstermek istemektedir. Gösterdiği dünya absürt, saçma ve iğrenç ancak bir belgesel olabilecek kadar da gerçeğe yakındır (Bazı sosyal medya yorumlarına göre).

Filmin temel konusu Dünyaya yaklaşan ve dünyadaki yaşamı tamamen ortadan kaldıracak bir göktaşının, astronomi doktorası yapan Kate tarafından keşfedilmesi ve daha sonra Profesör Dr. Randall ile birlikte bu bilimsel gerçeği tüm dünyaya anlatmak istemeleridir. Fakat eğlence, sosyal medya ve etkileşim tarafından ele geçirilmiş bu dünyada, kimse ne gerçekten bu olayın gerçekleşeceğine inanır ne de bu durumu önemser. Ama kuyruklu yıldız dünyaya çok yaklaştığında bazı farkındalıklar oluşmaya başlar ve göktaşını yok etmeye karşı bir grup oluşur. Ancak ikiye bölünme makinesi olarak çalışan yeni katılımcı kültür, hemen kendi zıttını yaratarak iki kutuplu döngümüzü global ölçekte yeniden kurar. Yukarı Bakma Diyenler ve Yukarı Bak Diyenler

Don’t Look Up filmi konusu itibariyle politik, çevreci, sosyolojik vb. birçok bağlama sahip bir film ve bu anlamda çok farklı bakış açılarından okunabilir. Ancak filmin çekirdeğinde dijital çağın katılımcı kültürünün kritik edildiğini düşünüyorum. Film, artık kaçınılmaz bir evre olarak toplumun iki ayrı cepheye ayrıldığı ve bu iki cephenin birbiriyle siber saldırılara girmek konusunda oldukça hevesli olduğunu gösteren satirik bir yapıdadır.

Tanım olarak “satir” mitosu, alaya alan, serüvenleri, kahramanları ve otoriteyi gülünçleştiren, ciddi oyunlara komik bir çerçeve sunan oyunlara denir.

 

Bazı tarihçilere göre ise satir tüm dramatik formların ilk biçimidir ve zamanla hem tragedya hem komedya ondan doğmuştur. Satire dair bu bulguların çoğu ise M.Ö. 500’i yüzyıla dayanmaktadır.

Don’t Look Up, konusunda ve estetiğinde bulunan bu iki öğeyi, (toplumu ikiye bölme ve satirik durumu) film Netflix’de gösterime girdikten hemen sonra sosyal medya üzerinden gerçekleştiren bir film olarak kendi üzerinde kanıtlanmıştır denilebilir. 

6.png
7.png

Don’t Look Up, Netflix’in en çok izlenen filmlerinden biri olurken, neredeyse bütün dünyada film üzerine yapılan yorumların sonu gelmemiştir. Sadece ekşi sözlükte 250 sayfalık yoruma sahip olan film, yaklaşık olarak izleyenlerin yarısı tarafından oldukça beğenilmiş, diğer yarısı tarafından ise hiç beğenilmemiştir. Sosyal medyanın keskinleştirdiği en önemli eleştiri yargılarının başında da herhalde bu gelmektedir. Bu yeni eleştiri kültüründe, özellikle filmler üzerine düşünmek, filmi izledikten sonra biraz filme ve kendine zaman tanımak, öznel de olsa izlenilen eserin iyi ve kötü yönlerine kafa yormak neredeyse köhne bir düşünme süreci olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda filmi izleyen herkes filmi bir deneyim aracı olarak değil, filmi bitirdikten sonra aceleci bir şekilde yargıda bulunulması gereken görsel-işitsel evrak olarak algılama eğilimine girebiliyor. Filmin henüz jeneriği akarken telefon üzerinden yapılan yorumlar, narsistik eğilimlerimizi de yoğunlaştırıyor olabilir. Zira herkesin aynı anda sanki çok büyük bir kitle “KENDİ”sinin film hakkında ne düşündüğünü merak ediyormuş ve “O”nun da uzatılan mikrofonlara düşüncelerini aktarıyormuş hissiyle hareket etmesi, en hafif tabirle psikodinamik durum bozukluğu olarak değerlendirilebilir (Geçtan)(1). Bu eylemselliğin sürekli ve kitlesel hale gelmesiyse yazının sonunda da değineceğimiz ve zaten hepimizde var olan narsistik eğilimlerin egonun denge mekanizmalarını devre dışı bırakması anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle narsistik yapının kitleselleşmesi onun normalleşmesi ve görünmez hale gelmesine neden olmaktadır. Don’t Look Up filminin de büyük oranda bu anormalleşmenin normalleşmesini temel aldığını düşünüyorum.

Diğer taraftan filmi özellikle beğenmeyen kesim, film estetiğindeki satirik yapıyı iki boyutlu olarak değerlendiriyor ve yaklaşık 2.500 yıllık geçmişe sahip dramanın ana damarını oluşturduğu düşünülen bu formu fazla basit buluyor / Bu cümlede savunmak istediğim konuyu tarihselleştirerek ve belge sunarak “bu konu sizin zannettiğinizden daha önemli Safsatası Yapıyorum /. Ancak yine de “satirik” bir filmi “satirik olduğu için” eleştirmenin kendisinin yine satirik bir durum oluşturması kaçınılmaz oluyor. 

8.png

Hayatını bilime adamış olan Prof. Randall karakterinin bir anda gülünç bir blog yazarına dönüşmesi, filmin tamamına yayılan estetiğin en çok görünür hale geldiğini bölümlerden birisi ve film kendi anlatısında dahi sürekli bu iki boyutluluğunun altını çiziyor. Çünkü zaten yönetmen günümüz toplumunun derinlikten mutlak bir şekilde yoksun olduğunu düşünüyor. Filmin iki boyutlu olarak kodlanan estetik yapısı da buradan oluşturuluyor. İki boyutlu bir toplumu irdeleyen film de ancak iki boyutlu olabilir felsefesi üzerinden hareket ediliyor. Bu estetik yapı filmi kendini yansıtan (self-reflection) hale getiriyor ve film bir performans olarak süper ayna işlevi görüyor. Bu anlamda bloglardaki, bir şeyin zaten “O” olduğu için eleştiriliyor olması, filmin iki boyutlu yapısının sürekli yeniden üretildiğini, başka bir ifadeyle de Don’t Look Up’ın gündelik veya gerçek diye adlandırdığımız alanda da devam ettiği anlamına geliyor.

Bir eser veya durum hakkında yapılan pozitif veya negatif yorumların tamamı belirli bir gruba dahil olmayı veya belirli bir gruptan ayrışmayı az ya da çok barındırmaktadır. Ancak özellikle bir esere karşı geliştirilen beğenmeme yargısı ve bu beğenmeme yargısının kamusal alanda (sosyal medyada) kalıcı olarak dile getirilmesi ve kendisi gibi düşünmeyenleri, başka türlü düşünmeye yeltenenleri dahi küçültücü bir biçimde etiketlemesi, Anti-Sokratik yeni kitle kültürünün temel mekanizması olarak işlev görüyor gibidir. 

10.png

Bir kişinin hem estetik anlamda hem de bilgi olarak her şeyi bilmesinin teyit edildiği yer yine kendisi olduğunda, ki yeni katılımcı kültür, çok büyük oranda insanlarda bu tür bir eğilim oluşturmuş görünüyor, kendisiyle başlayıp kendisiyle biten ve ayrı dünyalarda yaşayan bir toplum (insan) meydana geliyor. “Ben düşünüyorum o halde doğru olmalı” (2) önermesinin kitleselleşmesi, artık imgelere dönüşmüş Öteki kişilerle girilen ilişkilerde kaçınılmaz paradokslar oluşmasına neden oluyor. Bir yandan yalnızlaşan insan diğer yandan da büyük kitlelere ait olma isteği duyuyor. Kendi iç dünyamızda yarattığımız diyaloglara bir yandan kusursuz cevaplar vermeye çalışırken, dış dünyadan da sürekli onay bekliyor olmamız, narsistik, yarı şizofrenik ve ikiye bölünmüş birey ve toplum ortaya çıkarıyor. 

Tarihin neredeyse tüm devirlerinde yeni teknoloji ve iletişim biçimlerine negatif yönlü eleştirel yaklaşılmıştır. Sokrates gençlerin artık sözlü felsefe yapmadığını, kitaplar üzerinden felsefe yapmaya çalıştığını ancak felsefenin bu şekilde yapılamayacağını savunmuştur. Tartışmalı olsa da ilk yazıtların içeriğinin de toplumun yozlaşması, zamanın çok değişmiş olması hakkında olduğu söylenmektedir. Ve tarih boyunca içinde bulunulan zamanın tarihsel açıdan en kötü zaman olduğuna dair görüşler en sık rastlanan düşüncelerdir. (3) Ancak çağdaş düşünürlerin bazıları gerçeklik ile ilgili temel referansımız sonlandığı için artık farklı bir evreye, yeni bir insan formuna dönüşeceğimizi dillendiriyor. Bu ne kadar doğru önümüzdeki süreç gösterecek ancak filmler üzerinden “Yeni Eleştiri Kültürü”nü incelemeye çalıştığımız yazıyı konuya başladığımız yönetmen-filozof Michael Haneke ile bitirmek şık olur diye düşünüyorum.   

Mutlu Son filminde, on üç yaşındaki ana karakter dahil neredeyse bütün karakterler intihar etmek istiyor ama beceremiyor, gündelik hayat-ölüm-seks-yemek gibi neredeyse her şey aynılaşıyor, ölüm anları cep telefonu kamerasına kaydediliyor ve somurtkan bir eğlence olarak tüketiliyor, toprak kayıyor, işçiler ölüyor, kızı annesini zehirliyor, çocuklar bebek bakıyor, insanlar sadece sözcüklerle sevişiyor, ebeveynler ile çocuklar konum değiştiriyor. Haneke’nin mizahi ve absürdü en çok kullandığı film olan “Mutlu Son” sanki artık gidilebilecek bir yer bir zaman kalmadığını söylüyor. Kanımca Haneke’nin tek pesimist ve izleyicisine artık rahatsız edebileceği bir alanın kalmadığını söylediği filmi. Sinemasının ilk yıllarında değindiği konuların üzerine düşünülmediğini söyleyen bir film. Sanki Haneke bu filmle birlikte kendi sinemasını parantez içine almış oluyor ve toplumun istediği mutlu sona ulaştığını söylüyor… Umarım öyle değildir.

Mutlu Son

12.jpeg

Son Söz

 

Prolog bölümünde geçen telefon görüşmesi Psikiyatrist Dr. Engin Geçtan’ın başından geçen bir olay ve Geçtan buna benzer durumların gündelik yaşamda daha sık yaşanan ve artık normalleşen kitlesel tepkiler olduğunu vurguluyor. Narsistik davranışlar gerçeklik duvarına çarpınca kendisini görmek istemeyen kitleler, gerçekliği suçlar hale geliyor. “Niye yanlış numarayı aradım?” Benzer şekilde, kötü bulunan filmler için kullanılan ve artık kitlesel hale gelmiş bir cümle var “bana iki saatimi geri verin”. Bu cümlenin oldukça hüzünlü olduğunu düşünüyorum. Dünyayı ve doğayı kendisini eğlendirmesi, ona hizmet etmesi gereken bir yer olarak algılamak isteyen insanın “aslında bu iki saatte ve sonraki iki saatte kendisine anlamlı gelecek hiçbir şey olmadığını” imleyen bu cümle dünyayı yanlış tanımış olmasının hüznünü de barındırıyor gibi. Yapacak anlamlı hiçbir şeyi olmayan insan için anlam yükleyebildiği ve bana bakın, beni görün diye bağırdığı tek alan beğenmediği bir filme yorum yapmak oluyor. Bu nedenle yeni eleştiri kültürünün ortaya çıkardığı bu tür narsistik yapıların, bireysel değil toplumsal eksende ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Narsisizm görünmediğini, duyulmadığını, kendisini anlatamadığını, var olamadığını hisseden insanın, varoluşunu sürdürebilmek için belki de seçmek zorunda kaldığı bir yol. Ancak nasıl ki iklim krizi, pandemik salgınlar, global ekonomik sorunlar ve gelir eşitsizliği çözmemiz gereken acil sorunlarsa, yeni eleştiri kültürünün ortaya çıkardığı birçok sonuç da en azından üzerine daha sık düşünmemiz gereken ciddi sorunlar olarak karşımızda duruyor.

1  Bu yazıyı yazarken Engin Geçtan’ın Kimbilir, Varoluş ve Psikiyatri, Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Psikanaliz ve Sonrası kitaplarından yararlanılmıştır.

2  Descartes’in “Düşünüyorum o halde varım” önermesine ironik yaklaşımla.

3  Paris’te Gece Yarısı (2011) filmi bu konuda güzel ve mizahi bir filmdir

 

Günümüz Eleştiri Kültürü, Üretirken Bizi Kısıtlıyor Mu?

- ESRA ECE KULECİ X ZEYNEP DİLAN SÜREN - 

Bu podcastte yönetmen Zeynep Dilan Süren ile yönetmen ve bir üreten olarak bugünün eleştiri kültürüne dair konuştuk. Lise yıllarından beri kısa filmler yazıp çeken Dilan, son filmi Büyük İstanbul Depresyonu ile pek çok ülkede seyirciyle buluşma imkanı yakaladı bu buluşmalardan ve sosyal medyadan filmle ilgili seyirciden gelen dönütleri podcastde bizimle paylaştı. Ayrıca yönetmen olmanın dışında bir seyirci olarak filmlere nasıl yaklaştığımızı birlikte sorguladık.

Bir Başka Sinema Eleştirmeni

- YASEMİN DEMİRCİ - 

Yağmurlu bir çarşamba, başka çarşamba. AVM’nin önünde minibüsten indim. İzleyeceğim ilk filme daha 45 dakika olduğu için kitapçılara doğru yöneliyorum. Çok satanları hızlıca geçiyorum çünkü midem kaldırmıyor. Sanat bölümüne gidip sinema kitaplarına şöyle bir göz gezdiriyorum. ‘Film Okumaları’, ‘Bir Film Yaratmak’, ‘Sinemada Eleştiri Sanatı’ adlı üç kitabın fotoğrafını çekiyorum. Twitter’da paylaşıp gelen yorumlara göre alıp almamaya karar veririm. Daha evde kapağını açmadığım en az sekiz kitap var ama ne yapabilirim, bu sene liste kabarık. Oscar adayları da açıklandı ve daha izlemem gereken bir sürü film, vermem gereken bir sürü yıldız var. Umarım bu sene en iyi kadın oyuncuyu Kristen Stewart alır. Saçma sapan ergen filmlerinde rol aldı diye kadının performansını beğenmek suç oldu resmen, geçen hafta neydi öyle Twilight paylaşımları yapıp alaya almalar? Zamanında popüler olmuş işlere burun kıvıranlar gerçekten komik geliyor. Bence hepsi gizli gizli Twilight izliyordur ama ortamlarda Tarkovski dışında konuşurlarsa beyin kanaması geçirirler. O sırada saate bakıyorum, az zaman kalmış. Bilet almak için sinemanın gişesine yürüyorum. Gişede ufak bir sıra var. Eminim bu insanların hepsi Bergen filmini izlemeye gelmiştir. Sıra bana gelince kadın kesin filmin adını üç kere telaffuz etmeden beni anlamayacak. Neydi acaba Türkçe adı? Afişlere bakıyorum ama film gözükmüyor. Yedi ekranın üçünde Bergen, ikisinde Batman var. Diğerleri de animasyon filmleri. O sırada Bergen görüntüsü dört saniyeliğine değişiyor. Filmin adını ‘Hayatın Ötesinde’ diye çevirmişler. Çok yaratıcı gerçekten. Sıra bana gelince kadına filmin adını söylüyorum. Koltuk seçimi için ekranı döndürüyor. Tam da beklediğim gibi, benden başka sadece üç kişi olacak salonda. Koltuğumu seçip kanepelerden birine oturuyorum salon kapısının açılmasını beklerken. IMDB’ye girip filmin süresine bakıyorum. 127 dakika. Yuh. Bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum. Puanı 7,1 şu anda. Sadece iki bin kişi oylamış. İşte böyle filmler az izleniyor, bizim gibi sinefiller de olmasa çökecek bağımsız sinema. Twitter’a girip filmin adını aratıyorum. Kemal Hakman filmi oldukça övmüş ve sekiz puan vermiş. O zaman ben de severim herhalde. Gerçi Duygu Öztunç da filmi yerden yere vurmuş. O zaman sevmeyebilirim de. Bakalım, Duygu kadın karakterler feminizm falan filan başka yerlerden ele almıştır belki, o zaman benim için sorun değil. Filmle ilgili yazarken öyle bi durum varsa buna da değinirim olmadı. Önce bir yazılanlara bakarım kim ne yazmış, kafama göre taraf seçmem riskli olur. Bir tweet atıyorum hemen. “Sonunda ‘Hayatın Ötesinde’ filmi için alandayım”. Atıp hemen geri siliyorum. Filmin orjinal adını paylaşmak lazım, imdb’den fransızcasını kopyalayıp yapıştırıyorum. Tweet’i attıktan sonra hızlıca bir yönetmenin filmografisine de göz gezdiriyorum. Bir tanesi bir süredir listemde olan bir filmdi ama daha izlemedim. Acil izlemem lazım, önceki işlerinden biriyle kıyaslayarak yazarsam bu filmi daha iyi olur. Kapılar açılıyor ve içeri geçip koltuğuma oturuyorum. Şimdi en az 15 dakika reklam olur. Letterboxd’a giriyorum ve filmi ‘izlendi’ olarak işaretliyorum. İçeri bi çift giriyor, adamın elinde patlamış mısır var. İnanamıyorum, bu filme patlamış mısırla gelmiş. Bir de hemen altıma oturuyorlar. Patlamış mısırın sesi kulaklarımda patlıyor. Bu görgüsüzlüğe anlam veremiyorum. Böyle izleyeceksen git evinde izle. İç geçiriyorum yüksek sesle ama oralı olmuyorlar. Telefonuma banka reklamı sırasında bildirimler düşmeye başlıyor. Açıp bakıyorum, tweetime yorumlar düşüyor. ‘Abi nasıl bulacaksın merak ediyorum’ demiş Halil diye bi çocuk. Bu benim her tweeti beğenenlerden. Ben de beğeniye basıyorum. Ben de merak ediyorum Halil, bakalım nasıl geçecek bu koca 127 dakika. Biri de ‘geçmiş olsun’ yazmış. Beğenmedi demek ama yazar değil, çok da ciddiye alınacak tarafı yok. Reklamlar bitiyor, film başlıyor. Saat 14.58. Yani 15.00 desek, 20 dakika da ara ve reklam desek, filmin de son üç dakikası yazılar desek, 17.44 gibi çıkmış olurum. Film başladı. Üçüncü kişi hiç gelmedi, önümdeki çift de fısır fısır konuşuyor. Böyle filme konsantre olmam çok zor. Zaten aşırı uzun bir tren sahnesiyle başladı. En az 10 dakika geçti ve daha hiçbir şey olmadı. Yalnız başroldeki kadın çok güzel. Bu fransız kadınlar hep çok güzel oluyor zaten. Kapı açıldı, üçüncü kişi salona girdi. Film başladıktan sonra birini içeri almaları büyük saygısızlık. Ayrıca filmin başını kaçırdı, asla böyle yarıda giremem bir filme. Bir yandan düşününce çok bir şey de kaçırmadı ama o bunu bilmiyor. Film ilerliyor. Genç kadının varoluş krizini başarılı sevgilisi ve ilgisiz annesi üzerinden anlatıyor. Ya da öyle bir şey. Varoluşsal kriz mi varoluş krizi mi demek daha doğru acaba? İşte Avrupalılar hepimizin sesi olabiliyorlar, biz daha taşra çekmeye devam edelim… Bitmedi yönetmenlerimizin kilim sevgisi yıllardır. Yalnız film inanılmaz yavaş ve depresif. Atmosfer iyi, kızın depresyonu geçiyor bize. Anne de gerçekten aşırı ilgisiz yani bu kadarı gerçekdışı neredeyse. Kız da biraz pasif mi ne? Duygu Öztürk bu yüzden mi eleştirdi bu filmi? Olabilir. Sonradan gelen kişi telefonunu çıkarıp fotoğraf çekiyor. Bu kadarı da olmaz artık. Terbiyesizlik bu. Çıkınca bunu yazmam lazım sosyal medyada. Hatta kızın fotoğrafını çekip ifşa edeceksin böylelerini ama ben o topa girmem ne olur ne olmaz. Biri böyle birini ifşalarsa yanında olurum. Saate bakıyorum hızlıca, 15.41. Daha çok var filmin bitmesine. Bu konuyu bu kadar uzatmanın ne gereği varmış anlamıyorum, ilk kırk dakikasında anladık zaten konuyu. Artık 90 dakika ve üstü filmler kesinlikle yasaklanmalı. Ya da sadece auteur’ler yapsın uzun filmleri. Şimdi filmde büyük bir kavga ve yüzleşme sahnesi oldu. Sonunda biraz aksiyon. Bu sahne güzeldi, bu sahneden yazımda biraz bahsedebilirim. İki taraf da hem haklı hem haksız, müthiş çatışma anı oldu gerçekten. Ara verildi. Tuvalete girdim ve telefona baktım. Önce filmin IMDB sayfasından başroldeki kıza baktım. Audrey, 87 doğumlu. Benim yaşlarımda. Çok güzel kız gerçekten. Hemen hemen de ilk büyük işi gibi duruyor. Belki bir gün bir festivalde karşılaşırız Audrey. Twitter’a bakıyorum. Beğeniler gelmiş ama başka pek yorum yok. Sinemabiz dergisi yıldız tablosu düşüyor önüme. Haftanın filmlerinde dördüncü sıradaymış bu film. İlk üçteki filmlere katılıyorum, güzel filmler gerçekten ama tabii tabloda Batman’i göremiyorum. Neyin özentiliği bu anlamıyorum, Batman geldi ve yer yerinden oynadı, bunu görmezden gelmek bu tipleri havalı mı yapıyor yani şimdi? Mesela Dark Knight tam bir başyapıttır bunun aksini kimse iddia edemez ama bu gözler Nolan’a burun kıvıran bile gördü. Tabii Nolan’ın Batman’ine dil uzatanlar yeni Batman’i listeye alacak değiller. Celine Sciamma yeni bir şeyler çeksin de övelim diye sırada beklerler ancak. Yine durup dururken canımı sıkıyorum bütün bu düşüncelerle. Tuvaletten çıkıyorum sinirle. Bu derginin yazarlarının çoğu yüksek lisanslı oldukları için burunlarından kıl aldırmazlar. Sorsan, bir bildikleri yok, ne az izlenmişse ona koşuyorlar. Bir şey çok beğenilirse hemen geri basıyorlar. Fakat şu da varki, benim takipçilerim daha fazla. Nedeni de çok basit, ben bu özentilikleri yapmıyorum. Her türe, her filme açığım. Gerçek eleştirmen böyle olmalı. Sinema salonuna yürürken çifti sinemanın büfesinde görüyorum. Bir patlamış mısır daha alıyorlar kesin. Onlara ters ters bakarak salona giriyorum ve yerime oturuyorum. Reklamlar başlamış. Tweet atmaya karar veriyorum. “Pandemi sonrası hevesle sinemaya geliyorum, önümde çatır çutur mısır yiyen çift mi dersin, filmin ortasında fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşan mı dersin… Film izleme adabı gerçekten yok bizim ülkede!”. Buna bir sürü RT geleceğinden eminim. Artık gerçekten bu tarz insanlar şikayet edilip salonlardan attırılmalı. Sinema ortak bir alan sonuçta, başkalarına saygı duyman gerekiyor. Film 16.34’te başladı. Neyse bir saatten azıcık daha fazla kaldı. Kız yanına hiçbir şey almadan sevgilisinin apartmanını terk etti. Şu an bir intihar girişimi olursa film net bir şekilde çok klişe olacak ama herhalde daha şaşırtıcı bir yere gider, Venedik’te açmıştı bu film, ya da Berlin’de, o kadar da klişe olamaz. Kız bara girdi, içki içiyor. Yanına bir adam yaklaşıyor. Acaba tecavüz veya tacize mi bağlayacak buradan? Bağlamaz umarım. Kadın yönetmen olsa kesin bağlardı. Çünkü biz tüm erkekler iğrenciz. Neyseki anneye bağladı. Fena bağlamadı aslında, sevgili üzerinden başladı ama anne ve kız hikayesine döndü. Bu dönüşümü beğendim aslında. Yani yine de 127 dakika değil, bu hikayeyi çok daha kısa zamanda anlatabilirlermiş. Film ne mutlu ne mutsuz sonla bitti ama ben de bittim. Dışarı çıkıp Twitter’ı açıyorum. Düşündüğüm gibi bolca RT gelmiş. Birileri de diğer Tweet’imin altında filmi nasıl bulduğumu sormuşlar. İşte bu zor soru. Bakalım önce şu yazılanları ayrı ayrı bir okuyayım, ondan sonra karar vereyim. Ama ne çok yükseldim ne nefret ettim. Ortalama bir yerde dururum artık. Takipçilerime tavsiye eder miyim? Bilemedim. Bence izlemeseler bir şey kaçırmazlar. Onlara bunu söylemek için ben 127 dakikamı kaybetmiş oldum. Olsun, sinema yazarı olmak bunu gerektirir. Yine de şu iki üç kişiye bakalım neler yazmışlar, belki tavsiye ederim…

 
 

Peki Ya Tiyatro?

- YELİZ ÖZŞEN X NAGİHAN GÜRKAN -

Selen ve Yavuz ile sayı üzerine konuşuyorduk, sonra birden kendimi yakınırken buldum.

 

Yakın zamanda bir oyuna gitmiştim ve çevremdekilerin oyun boyu sohbetleri nedeniyle bir türlü oyuna odaklanamamış ve hatta oyunun bir kısmını kaçırmıştım. Denk gelmişti; ünlü bir oyuncu sahnedeydi, “lüks” bir mekandaydık, bir hediye olduğu için emin olamasam da muhtemelen biletler de pahalıydı. Sohbetlerinden oyun boyu konuşan arkadaşların oyunla çok ilgilenmediklerini, birileri övdüğü için veya sadece “oyuna gittik” deme motivasyonuyla orada olduklarını çıkarsıyordum. Çıkarsamaydı, o nedenle bir önyargı da olabilirdi. Yaklaşık bir hafta sonra ise bambaşka bir sahnede, çok da duyulmamış, ortalama bilet ücretleri olan bir oyundaydım. Bu sefer de çokça telefonla ilgisini koparamamış izleyiciler vardı, bir şekilde beni kaygılandırıyordu bu durum.

 

Bu gibi olaylardan çıkan tartışmalar yeni değil; bu arada kimseye nasıl, ne izleyeceğini söylemek haddime hiç değil. Ama kafam karışık, en azından benim tam tarif edemediğim bir değişim olduğu aşikar. Dünyada ama daha çok da ülkede yaşanan ilişki kurma biçimindeki değişiklikler, dijitalin hayatımızdaki yeri, tartışma kültürünün yok olması, puanlama sistemleri, kültürel üretimler üzerine hem geniş kitlelerce daha rahat tartışabilecek ortamların oluşması hem dijitaldeki anonimliğe sığınarak daha kolay ve keskin yorumlar yapılabiliyor olması… Bir yandan olumlu bir yandan olumsuz açıklamalar yaparken buluyorum kendimi. Sevgili tema editörlerimizle de belki sinemada zaten uzun zamandır tartışılan bu konuları tiyatroda da daha çok tartışmalı dedik.

 

Derken, amacı bir şeyleri netleştirmek olmadan, hatta tam tersine belki de daha da her şeyi karıştırarak, kişisel olarak bu değişimi nasıl deneyimlediğimizi konuşmayı ister mi diye Nagihan Gürkan’a soruverdim. İyi ki de sormuşum.

 

Hiç de büyük vaatler vermeden tiyatrodaki yeni izleyici kültürünü, oyunlarla ilişki kurma biçimlerini, bunların oyunlara veya üreticilere etkilerini naçizane konuştuğumuz bu podcast’i umarım keyifle dinlersiniz.

 

Yeliz.

Sert Cisimler
3 Boyutludur

- BARIŞ ARSLAN -

Bazı kelimelerin tersten yazılışlarının aynı olduğu durumlar okuma yazmayı pekiştirdiğimiz ilk andan beri ilgimizi çeker. Matrislere oturtulan basit strateji oyunları. Karşılaşma ve deneyimin sizi götürdüğü nokta Tic-Tac-Toe adlı bir oyun olur. Aaa ben de küçükken KEK ya da SOS oynamıştım dediğinizi duyar gibiyim. Sosyal medyada birileri bu konuda hala bir yargıda bulunmadıysa kendinize en uygun çıkarımla hayatınıza devam edebilirsiniz.

Mülayim Sert adı size neyi anımsatıyor? Benim için yıllarca onarılamamış bir problem. ‘Sert’ kelimesinin tersten yazılışının ‘Ters’ olmadığına uzun yıllar kendimi ikna edemedim. Aslında hastanede dosyalarının karışması üzerine olayların geliştiği iki kurgusal karakterin adları ve erken yaşta hafızaya kazınmış bir önerme. Veleybol yerine voleybol deme sürecim de sancılı olmuştu. Yazlıkçı hikayesi olabilecek bir kurguyla anlatabileceğime inandığımdan detayına girmiyorum.

TicTacToe.jpeg
Korkusuz Korkak - Mülayim Sert.webp

1979 yapımı Korkusuz Korkak filmini sinemada izlemiş olan kimseyle tanıştım mı bilmiyorum. Hiç sormadığım bir soru. Kemal Sunal filmleriyle bağımız televizyonda film izleme deneyimimizle iç içe. Mesela günümüzde gösterime girseydi sinemada kesinlikle izlemeyeceğim bir örnek vereyim. Neden izlemeyeceğimi kısaca açıklayayım. 1983 yapımı En Büyük Şaban filminden bahsediyorum. City Lights uyarlaması olan. Salı ya da Çarşamba basın gösterimi yapılacak, izleyenler içinden birinç olmak için hemen telefonuna sarılacak biri ve şöyle buyuracak “Özgün bir tarafı olmayan ve uyarlama niyetini beyan etse bile tamamen yeniden çevrim bir filmle izleyiciyle dalga geçiliyor.” İkinci olacağını fark eden biri “Uyarlama dozu iyi ayarlanmamış olsa da toplumsal ve güncel olanla iç içe bir senaryoyla karşı karşıyayız. Günlük hayatın sorunlarını bize özgü bir dille anlatmış.” yazacak. Siyah beyaz ayrımını başlatacak bu silsile, filmin fragmanını dahi izlememiş takipçilerce, “Özgün bir sinema dilimiz yok. Popüler kültüre esir bir sinemamız var” ve “Ama Kemal Sunal!” şeklinde karşılıklı olarak cepheleşilerek devam ettirilecek. Bu kargaşada ben de izlenebilecek 1000’lerce film arasından kolaylıkla birini elemiş olacaktım.

Dallas Buyers Club.jpg

Listelerde yer bulmuş filmleri izlemeyi tercih edenlerimiz vardır. Hatta bu tavrı abartmış ve önceliklendirilmiş listelerdeki tüm filmleri izlemiş olan arkadaşlarım da var. Uzak durulacak filmler listeleri dışında kalan her şeyi izleyen bir tavırdan bahsediyorum. Geçtiğimiz ay WhatsApp grubuna 2013 yapımı Dallas Buyers Club imdb bağlantısı düştü. Peşinden “Çok iyi film”, ”Çok iyi oyunculuk” şeklinde iki yorum. Gruptan başka biri de “Bilmiyordum şimdi baktım baya ilgimi çekti indireyim” yazdı. Oscar almış, Aids ilaçları pazarını eleştiren ve LGBT+ bireylerle toplumun kuramadığı bağ üzerinde duran bir filmi izlememiş olduklarına çok şaşırdım; ama izlememişlerdi. Tam da bu yazının taslak hali üzerinde çalışırken şunları düşünmemi sağladı. İzlemek zorunda mıydılar? Hiç izlememiş olsalardı ne olacaktı ki? Hiçbir şey olmayacaktı. Bu sizin işiniz ya da hobiniz olmadığı sürece böyle bir zorunluluk yok. Zaten dünyada hayatımızla eş zamanlı yayınlanmış tüm sinema filmlerini izleme şansımız da yok. İşte bu noktada tercihler öne çıkıyor. Yaşadığımız yerde gösterime giren tüm filmleri sinemada izlemek, festivallerde programa sığdırabildiğin filmleri izlemek, yönetmen ya da oyuncu takip etmek, türe dayalı bir tavır sergilemek,… diye uzar gider.

8½ (1963).jpg
Sinema Dergisi - Eylül 1999.jpg
 

Bu hengame içerisinde tek bir cümle bile izleme pratiğini farklılaştırabilir. Erken izledim dediğim filmler olduğu için birçok Fellini filmini izlemiş olsam bile 1963 yapımı 8½ filmini, izleme zamanım gelmediği için, hala izlemedim. Filmin otobiyografik yanının ağır bastığı bilgisi benim bu kararı vermeme yetmişti. Fellini bu filmi çektiğinde 40’lı yaşlarının başındadır. Ben de 40 yaşıma gelmeden izlersem bu filmde asıl bağ kuracağım noktayı kaçıracağım inancıyla halen beklemedeyim. Bu beklemeden de rahatsız değilim. Kitaplar için de geçerli olan tekrar tüketme imkanı olmayan bir hayat döngüsü içerisinde doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Bunun yansımaları da oluyor doğal olarak. 8½ filmini izlemediğim için esin kaynağı olduğu 2009 yapımı Nine filmini de henüz izlemedim. Tabi burada başka bir ayrıntı devreye girdiği için bu filmi hiçbir zaman izlemeyeceğim; çünkü bir daha Penelope Cruz’un oynadığı filmleri izlememe kararı aldım :)

Sinema dergisinin, bu ve buna benzer kararlarla kendi izleme pratiğimi geliştirmemde büyük etkisi olmuştur. Dışlanmasının imkansız olduğu bir dönemde 2 boyutlu bakış açısını çok boyutlu hale getiren bir filmden bahsedeceğim. Kişisel deneyimimde 20 yılı aşan bir etkileşim alanından yani. Eylül 1999 yerine Temmuz 1999’da gösterime girse sinemada hatta Belsa ya da Star Sinemasında izleyeceğim MATRİX’ten. Bilgisayar ekranından sayısını bilmediğim kadar izlediğim. Devam filmlerini Ankara Migros’ta, Büyük Migros’ta ya da daha eskiler için Et-Balıkta izlediğim serinin ilk filmi. Telefon kulübesinden göğe süzülme hissimi hala kaybetmediğimi belirtmek isterim. Devam filmlerini gösterime girdiği ilk gün ya da ikinci gün kalabalık bir güruhla izlemiştim. LOTR serisinde olduğu gibi. Serinin 4. filmle devam edeceği söylentileri çıktığında çok heyecanlanmıştım. Matrix’e bugün tekrar giriş yapabilme hissi ense kökümü kontrol etmemi sağlamıştı. İlk görseller, filmin adının belli olması, ilk trailer derken gösterimden önce filmi birileri izledi ve sosyal medyada eleştiriler görünmeye başladı. Telefon ekranına bağımlı hayat tarzı içerisinde gözümü ne kadar kaçırmaya çalışsam da “Efsaneye ihanet edilmiş.” söylemi belli belirsiz zihnime düştü. Eleştiri ve dışlama akıntısında sürüklenmemem gerekiyordu. Hiç de hayal ettiğim gibi olmayan bir vakitte, daha fazla yergiye maruz kalmamak için, “Revolutions”dan 18 yıl sonra Migros’a (Ankamall) attım kendimi. Pandemi başladıktan sonra bilet alıp sinemada izlediğim ilk film oldu. Kalabalık bir arkadaş grubuyla değil tabi. Kendi başıma. 2000’lerin başında değildik. John Wick’leri hiç izlememiştim. 2020’lerde bireysellik ve narsistlik seviyesi teknolojik gelişmelerle ve pandemi etkisiyle hayli yükseldi. Bu tarafını seç, düşünmene gerek yok sadece bir tercih yap ve savun kültürü içerisinde hapın renginin ne olduğunun bir önemi yoktu. Post-Credit’lere alışkın olduğunu düşündüğüm kitle memnuniyetsiz tavırlarla jenerik akmaya başladığında salonu terk etti. Bir ben kalmıştım salonda. Hatta tüm salonlarda sadece ben kalmıştım gibi hissettim Twitter’dan yargı dağıtırken. #kedirix yazar aratırsanız anlarsınız.

Özgürlük artık buydu. Mesela Matrix konusu açıldığı anda "Beğenmediysen konuyu hiç açmayalım" diyorum herkese. Tarafımı sinemada makara(35mm’den izlemedim) bitene kadar “Resurrections” izleyerek seçtim. 

En Büyük Şaban örneği üzerinden Kemal Sunal sinemasına haksızlık etmek istemem. Yapım yılı sıralamasına göre değerlendirirsek; Zübük, Şabaniye, Davacı ve Düttürü Dünya daha çekilmemiş olacaktı. Çekildiklerinde de sadece Başka Sinema’da, Festivallerde ya da Mubi’de izleme imkanı bulacağımız filmler olacaklardı. 

Ezcümle hala Kış Uykusu’nu izlemedim.

 
7-Kapak-alt-sekme.jpg

Yeni Besteciler Serisi:
Tilen Lebar

- ZEYNEP OKTAR -

Tilen Lebar.jpg

Tilen Lebar Slovenya doğumlu bir besteci, doğaçlamacı ve saksofonisttir. Oda müziği alanında aktif olarak yer almakta ve genç bestecilerin yeni eserlerinin prömiyerlerini yapmaktadır. Ayrıca Tilen, doğaçlama müzik ortamı ve disiplinlerarası sanatlar alanında aktif olarak yer almakta. Kompozisyonlarının orkestrasyonunda çoğunlukla genişletilmiş teknikler (extended techniques), üzerine düşünülmüş, çok detaylı yapılar ve renkler kullanıldığını görebiliriz. Kişiliğini tamamlayan ve kompliman eden, aşırı içe dönük bir yaklaşım sergiliyor genelde. The Royal Conservatoire of The Hague’in Kompozisyon yüksek lisans bölümünden mezun olduktan sonra, hala Den Haag’da yaşamaya devam ediyor.

 

Tilen ile geçtiğimiz ay Apeldoorn’da Orkest De Ereprijs tarafından düzenlenen Young Composers Meeting 2022’de tanıştık. Müziğine ve hayata bakış açısına hayran kaldığım bir insan olduğu için bu sayıda Tilen’ın müziklerinden sevdiğim birini paylaşmak istedim.

 

Dinleyeceğiniz eser TRÍPTIHON (2018), İngilizce’de “Triptych” olarak geçen, Slovence’ye “Tríptihon” olarak çevrilen, üç parçalı tablo anlamına geliyor. Antik Roma'da, yazı veya üç bölümden oluşan bir sanat eseri için birbirine bağlı üç mumlu levha olarak tanımlanır. Dolayısıyla tekniğin yapısı parçanın kendisinde belirir. Tüm hareketleri birbirine bağlayan aslında bir çellonun tellerine plastik bir kap ile dokunulması veya çağrıştırılmasıyla oluşan ses üretimidir. Bardaklar ses zarları olarak tepki veriyor ve sesin ek olarak yeniden dağılımını sağlıyorlar. Bardakların basıncı ve yayın hızı ile bir bozulma meydana gelir. İlk resimde kademeli olarak azalan bir ses izliyoruz. İkinci bölüm, türetilmiş ritmik kalıplardan oluşan, kompleks ses perdeleri içeriyor. Üçüncü bölüm, giriş bölümünü yansıtır ve içeriği tek bir birliğe bağlayan yapıyı tamamlar.

Önden belirtmeliyim ki, söyleyeceğim neredeyse her şey subjektif. Sadece ama sadece benim bu eseri dinlerken içimde deneyimlediğim fikirler, sorular ve hayal dünyasından oluşuyor.

TRÍPTIHON’u ilk dinlediğimde, “bir eser hem bu kadar narin olup, hem bu kadar sert nasıl olabilir?” sorusu kafamda belirdi. Fikirler arası geçişler bazen çok yumuşak ve akıllıca, bazen de çok keskin. Orta bölümde gelen poliritmik yapıya kadar yarattığı beklenti bu eser hakkında, bu eserin en sevdiğim özelliklerinden biri olabilir. Poliritmik bölümden sonra keskin bir duraksama, sonrasında ilk duyduğumuz fikre (“A” olarak adlandırabiliriz) benzer bir alana dönüş (buna da “ A’ “ diyelim) gerçekleştiriliyor ve parça bitiyor.

 

Lore’u Değiştirilmiş Uyarlama İzlememi İsteme Benden, Buz Gibi Soğurum Senden!

- BY BAY R. -

Rings Of Power1.jpg

SPOILER İÇERİR!

Merhabalar. Normalde bu sayıda bambaşka bir konu hakkında yazmayı planlıyordum. Ancak Tolkien’in(!) Orta Dünyası’nın ikinci çağında geçen, Amazon Prime’ın yeni dizisi  Rings Of Power’ın fragmanını ve yayınlanan fotoğraflarını gördükten sonra kararım değişti. Bir önceki sayıda lore hakkında yazmışken, sıcağı sıcağına  fantastik-bilim kurgu kitaplarının lore’larının eserler beyaz perdeye uyarlanırken değiştirilmesinin sonuçlarına  ve lore’da oluşan deliklere değinmemin anlamlı olacağını düşündüm. Geçen sayı için yazdığım yazımda lore’u uzun uzun tanımladığım ve bu yazı da onun devamı niteliğinde olduğu için dilerseniz  bu yazının ırkçılıkla ve cinsiyetçilikle  uzaktan yakından alakası olmadığını belirterek direkt asıl konuya geçelim.

 

Olayın özü aslında şu:  uyarlaması yapılan bir fantastik eserin süre sıkıntısından ya da senaristler o kısmı daha iyi yapabileceklerini düşündükleri için değiştirilen/çıkarılan kısımları olay örgüsünü etkiliyorsa filmde büyük bir delik oluşur ((bkz. Harry Potter 6’da Kovuk yandıktan ve bizler onun tamir edilemeyeceğine inandırıldıktan sonra takip eden filmde Kovuk’un sapasağlam karşımıza çıkması).Ya da eserin o kısmı çıkarıldıktan sonra bir de  olay örgüsü değiştirilirse, işte o zaman bu yeni senaryo  lore’a zarar verir. Hatta bu, kitabın anlattığı öyküye ihanettir. Bu söylediklerim çok iddialı görünebilir, bu nedenle detaylıca açıklamak istiyorum.

 

Fantastik kitaplarda, olay örgüsü işlenirken oldukça fazla worldbuilding, Türkçe’ye çevirirsek dünya inşaası, dünya tasviri yapılarak evren genişletilir. Bize sunulan bu ekstra bilgilerden bazıları da, hikayede belki on belki yüz sayfa sonra, belki bambaşka bir bölümde işe yarayacaktır. Bu sebeple de eserin çıkarılan kısımlarında, daha sonra işimize yarayacak bir worldbuilding varsa eğer, olay örgüsü değiştirildikten sonra yeni oluşan senaryoda çelişilmemesi açısından bir karakterin ağzından da verilemez ve uçar gider. Sonucunda da yazarların özene bezene kurdukları o dünyalar bambaşka bir şeye dönüşür. Bunların yanı sıra bir de lore’a, kitaptaki tasvirlere uymayarak zarar veren değişiklikler vardır ki, Rings of Power’daki siyahi elf buna örnektir. Çünkü, Tolkien’in açık metinlerinde elflerin tenli oldukları özellikle belirtilmiştir.

Fragmana ve diziden yayınlanan görsellere  gelirsek, (tekrar altını çizelim cinsiyetçi ya da ırkçı değilim)  açıkçası iki şey benim olumsuz anlamda çok dikkatimi çekti: omzunda kılıcı, üstünde zırhı ile etrafta gezen,  yarı donmuş dağlara tırmanan, savaş meydanında en ön saflarda cenk eden Galadriel ile siyahi okçu elf Arondir. Sakalsız cüce kraliçesi ise beni rahatsız etmedi çünkü Tolkien’in ölümünden sonra makalelerinin derlendiği Orta Dünya’nın Doğası kitabında bazı cüce kadınların sakalsız olduğu belirtilmişti.

Çok gözüme  batan diğer iki konuya gelirsek... Galadriel’in mücadelelere katıldığı gerçekten de onaylanmış bir durumdur,  fakat Brienne of Tarth gibi etrafta bir hürsüvari olarak da asla gezmemiştir. Buna rağmen fragmanın hatırı sayılır bir kısmı Galadriel’e ait ve sahnelerinin hemen hepsinde bir aksiyon var. Madem böyle bir kadın savaşçı koymak zorundalardı en azından  keşke Galadriel’i böyle bir karakter olarak sunmak yerine (işte kitaba ihanet!) başka bir  kadın savaşçı yaratsalardı.

Arondir’e gelecek olursak da yorumum yine aynı olacak. Madem siyahi bir okçuya ihtiyaçları vardı aslında bu evrende siyahi bir karakter olmasa bile  keşke en azından onu bir elf yapmak yerine bir insan yapsalardı.  Zira yukarıda da belirttiğim gibi  kitaplar boyunca defalarca elflerin  bembeyaz tenleri tasvir ediliyor. Evet yine lore’a aykırı hareket etmiş olurlardı ama en azından çıkıp  “Bugün nasıl siyahi insanlar varsa, Pangea döneminde de siyahi insanlar olabilirdi. İkinci çağda yaşayan Elfler ile ilgili böyle bir bir bilgimiz olabilir ama o dönemde yaşayan insanlardan herhangi biri için böyle kesin bir şey söyleyemeyiz.” gibi nispeten mantıklı bir açıklama yapılabilrdi. Bu arada bilmeyenleriniz için ek bilgi olarak belirteyim, Orta Dünya aslında 200 milyon yıl önce parçalanan Pangea’nın güney bölgesi (bugünün Okyanusya ve Antarktika’sına denk geliyor).

 

Evet, benim Rings of Power dizisi hakkındaki düşüncelerim, “bu dizinin güç yüzükleriyle ismi dışında bir bağlantısı olacak mı gerçekten?” sorusu dışında böyle. Fakat ne olursa olsun, peşin hüküm vermemek gerek. Zira Gandalf’ın da söylediği gibi “en bilge olanlar bile her şeyin sonunu göremez.” Genel olarak edebiyat eserlerinin beyaz perdeye uyarlanması sırasında yapılan değişikliklikleri ise ben çok büyük bir kusur olarak görmüyorum. Ama bu demek değil ki kitaplardaki bütün olayları ve bütün worldbuilding’leri, “film çok sıkıcı olur mu?” kaygısı olmadan başarılı bir şekilde yansıtacak yönetmeni heyecanla beklemiyorum.

 

Sonraki sayımızda görüşmek üzere, hoşçakalın.

 

Yayın Kurulu Öneriyor:

- SEKME EKİBİ -

doğukan: 

jeen-yuhs: kanye west’in kariyerinin ilk yıllarına odaklanarak hayatını anlatan netflix belgesel serisi jeen-yuhs bu ara bana en ilham veren iş oldu. ilk albümü “the college dropout” u çıkarmak için ortaya koyduğu irade, azim ve sebat; kanye west’in neden dahi bir müzisyenden çok daha fazlası olduğunu ortaya koyuyor. belgeseli izledikten sonra sanatçıya başka bir gözle bakmaya başlıyor insan.

 

hayat dediğin nedir, charlie brown?: charles m. schulz’un efsanevi serisi “peanuts”ın varoluşçu felsefeyi rehber edinmiş kitabı. charlie brown ve diğer karakterlerin aralarında sohbetleri okurken, snoopy’nin aslında sartre’ın bir reenkarnasyonu olduğunu düşünebilirsiniz.

cafer: 

Yönetmenliğini Onur Kocatürk’ün yaptığı, Türkiye’nin 560 yıllık kilise korosu, Samatya Surp Kevork Kilisesi – Sahakyan Tıbrastas Korosu’nu anlatan belgesel film Ailem Sahakyan izleyenleri Samatya’nın sokaklarında bir gezintiye çıkartıyor. Koro üyelerinden Hugas Arzuman’ın ‘’benim semtimde paskalya zamanı hala çörek kokar bu sokaklar’’ diyerek tarif ettiği Samatya mahallesini de mahallede bulunan bir kilise korosu üzerinden anlatan belgeselin ilerleyen günlerde dijital bir platformda yayınlanması planlanıyor.

yeşim: 

strappare lungo i bordi, işaretli yerden kesin, bitirmeye kıyamadığım Netflix yapımı İtalyan animasyon dizi. Arkadaşlarıyla şehir dışına yolculuk eden çizgi romancının zihnindeki akışta siz de savruluyorsunuz; göndermeler, metaforlar. Birşeyleri kaçırdım mı acaba tedirginliğinden ve bölümlerin kısa olup su gibi akıp gitmesinden tekrar tekrar izlemelik bir seri. İlk sezonu 6 bölümden oluşan dizinin 2. sezonunun ise bu yıl gelmesi bekleniyormuş.