- Özeren Gökçe -

Zamansız Dinleti

 

Yeni Sesler Eşliğinde Bir Kaçış, Yeni Bir Sekme

- ŞEYMA TAŞEL -

 Sekme Yayın Kurulu Adına 

Sonbaharın gelişiyle şehrin değişen ve mevsimler ötesinde aynı kalan sesleri, bir geri dönüş ve başlangıç noktası olduğunu her döngüsünde hatırlatan Eylül, bir vakittir ertelenmiş veya yeni buluşmaları sarmalayan merak etrafımızda dolaşırken ortalıklara çıkıyor Sekme’nin yeni sayısı. Kulak verme, seslerin kaydını tutma ve varlığını duyusal kanallar üzerinden ortaya koyma eylemlerini ortak bir “kaçış noktası” olarak belirleyen bir topluluk olarak, her yeni sayının yayın sürecinde kaçış rotamıza dair parçalar buluyoruz. Her yeni Sekme’nin merceği, bizi bir araya getiren “kaybolmuş ve tekil” hallerimizden uzaklaştırıyor ve önümüzdeki yolların bulanıklığını temizliyor. Yeni oyun arkadaşlarımızın deneylerine eşlik ediyoruz.

 

Yayın kurulu olarak dördüncü sayımız “Etik Dinleme”yi de bu şekilde deneyimledik. Bu sebeple, üretime alan açmak, beraber üretmek gayesinde olduğumuz ve topluluğumuza dahil olan içerik üreticilerine, en çok da okurları olarak teşekkür ediyoruz. Kişisel bir seviyede çokça düşündüğüm bir diğer mevzu da bu sayının, birbirine duyulan merakın peşinde ortak ve ayrık birçok merakı keşfederek dinleme ve dinletme deneyini, senelerce bir kabin içerisinde ama her zaman mekansal sınırlamaların dışında yapma şansı bulduğum sevgili Suzi’nin editörlüğünden çıkmış olması. Dolayısıyla ona son birkaç ayın ötesinden gelen rastlaşmamızın, merakımızın ve hikayemizin en başına uzanan bir teşekkür uzatıyorum.

 

Her daim yeni seslere duyduğumuz merakla ve birbirimize kulak verecek olmanın heyecanıyla, 25 Eylül’de ilk “Sekme Buluşmacası”nda fugamundi evi’nde görüşmek üzere!

Yeni Sesler Eşliğinde Bir Kaçış,
Yeni Bir Sekme

- ŞEYMA TAŞEL -

Sonbaharın gelişiyle şehrin değişen ve mevsimler ötesinde aynı kalan sesleri, bir geri dönüş ve başlangıç noktası olduğunu her döngüsünde hatırlatan Eylül, bir vakittir ertelenmiş veya yeni buluşmaları sarmalayan merak etrafımızda dolaşırken ortalıklara çıkıyor Sekme’nin yeni sayısı. Kulak verme, seslerin kaydını tutma ve varlığını duyusal kanallar üzerinden ortaya koyma eylemlerini ortak bir “kaçış noktası” olarak belirleyen bir topluluk olarak, her yeni sayının yayın sürecinde kaçış rotamıza dair parçalar buluyoruz. Her yeni Sekme’nin merceği, bizi bir araya getiren “kaybolmuş ve tekil” hallerimizden uzaklaştırıyor ve önümüzdeki yolların bulanıklığını temizliyor. Yeni oyun arkadaşlarımızın deneylerine eşlik ediyoruz.  

 

Yayın kurulu olarak dördüncü sayımız “Etik Dinleme”yi de bu şekilde deneyimledik. Bu sebeple, üretime alan açmak, beraber üretmek gayesinde olduğumuz ve topluluğumuza dahil olan içerik üreticilerine, en çok da okurları olarak teşekkür ediyoruz. Kişisel bir seviyede çokça düşündüğüm bir diğer mevzu da bu sayının, birbirine duyulan merakın peşinde ortak ve ayrık birçok merakı keşfederek dinleme ve dinletme deneyini, senelerce bir kabin içerisinde ama her zaman mekansal sınırlamaların dışında yapma şansı bulduğum sevgili Suzi’nin editörlüğünden çıkmış olması. Dolayısıyla ona son birkaç ayın ötesinden gelen rastlaşmamızın, merakımızın ve hikayemizin en başına uzanan bir teşekkür uzatıyorum. 

 

Her daim yeni seslere duyduğumuz merakla ve birbirimize kulak verecek olmanın heyecanıyla, 25 Eylül’de ilk “Sekme Buluşmacası”nda fugamundi evi’nde görüşmek üzere!

Sekme Yayın Kurulu Adına

Editörden

- SUZİ ASA -

Donna Haraway’in seçme yazılarının olduğu Başka Yer (2010) kitabında da izi sürülebileceği üzere Haraway, düşünsel yolculuğunda sürekli “cömert bir kuşkuyla” duyusal bir tanık olma kabiliyetinin nasıl geliştirilebileceği üzerine düşünür durur. Onun bu incelikli kaygısı geçtiğimiz mayıs ayından beri önce bir süreliğine kendi dünyamda, ardından bu sayıyı doğuran içerik üreticileriyle etik dinleme ve merak duygusunu merkeze alan sorular üretmeye sebep oldu. Bu süreçte merak duygusunu bütün canlılığı ve taşkınlığıyla ortaya koyunca etrafına onu çerçevelemesini kıymetli bulduğum etik olanın nasıl yerleşebileceği üzerine düşünmeye başladım. Etikle merakın birbirlerinden azade olamayacağını düşünürken, merak duygusunun bazen tahakküm sahibi bir özneden taşan bir duyguya da dönüşebilme tehlikesini de akılda tutmam gerektiğini düşünüyordum. İçerik üreticilerime ulaşırken zihnimde şunlar dönüyordu: Sömürmeyen ve sessizleştirmeyen etik dinleme kanalları açmak günümüz toplumları için ne kadar mümkün? Egemen bakışın ve onun muktedir sesinin buyurduğu yönden gitmeyen, yaşamın birçok alanında tanık olduğumuz (örtük olanlar da dahil) şiddetlere sağırlaşmayan, fakat bir yandan da canlılığını yitirmeyen bir merak duygusu geliştirmek mümkün olur mu? 

 

Tüm içerik üreticileri kendi üretim yolculuklarında etik dinlemenin türlü yollarından bahsederken üretimlerinde de etik kararlar alarak yol almanın nizamını da sorguladılar sanki. Fulden’in SPoD LGBTİ+ Danışma Hattında çalışan Deniz’lerin seslerini duyururken onların sesini kısmadan ama kimliklerini de açık etmeden aktarmanın yolunu kurması, Nursev’in AR enstalasyonlarını okuyucuların ‘evlerine’ dahil etmenin yolunu ararken türlü müdahale yollarından kaçınarak yol alması ya da Evrim’in metninde cömertçe bıraktığı sessiz boşlukları bence bu sorgulamaya iyi örnekler niteliğindeydiler. Bunun yanı sıra Eli’nin şiddetli bir gürültüyle dikilen teknofalluslarının paralelinde, Arek’in sesin ‘seyyal ve eklemlenen’ doğasıyla alternatif bilgi üretim ağlarının nasıl kurulabileceğine dair soruları bana göre benzer rotaların farklı yollardan izlerini sürüyordu. Burcu’nun Gaziosmanpaşa’daki Sarıgöl mahallesinin Roman müzisyenleriyle bezeli yolları arasındaki gezisi, Çisel ve Ozan’ın sabit bir mekâna çakılı olmayan ama bir o kadar da mekânlara yaslanan mahallelerin çok dilli gürültülerinden oluşan içerikleri farklı metodolojik yolları düşünmeye davet ediyorlardı. Pınar’ın özen ve bakım etiği düşlemi ve Berfin’in feminist sinemanın sınırlarını sesli olanaklarla genişletme tahayyülü ortak bir kaynaktan kuvvet alıyor gibiydiler. Ve Özeren’in bu yazın yangınlarının seslerinden ürettiği, sesin ve görüntünün birbirini kaçınılmaz olarak sekteye uğrattığı kapağımızla açılan sayımız, Asuman’ın naif göründüğü kadar düşündüren ‘duyduğuna inanma canavarı’yla kapandı. Şimdi, burada birbirine örülü gibi tariflemiş olsam da tüm bu açılan ve böylece duyurulan sesli olanakları tartışan üreticiler ve üretimleri biricik. Yine de bir araya gelişleri benim için (ve umarım sizler için) bir hediye niteliğinde. 

 

Bana öyle geliyor ki, etik bir dinleme uğraşı vermek ötekinin zamanını dinlemekle ilişkili bir eylem. Öteki bazen susturulan bir dil, bazen ikili cinsiyet sistemi dışında kalan bir özne ya da bazen insan dışı bir tür. İçinden geçtiğimiz bu zamanlarda biraz ötekinin dünyasını görebilme gözlükleri edinmek ve belki bunun için yeni sözlük icatlarına girişmek adına alternatif akustik konumlara ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Cömert bir dinleme uğraşı veren herkese, bu sayıyı benimle doğuran çok kıymetli üreticilere ve bu uçsuz bucaksız alanı açan sekme ekibine çok teşekkürler…

Suzi

 

Duyulanın Ötesine Yolculuk

- ÇİSEL KARACEBE & OZAN ÖZVATAN -

KulakÇisel Karacebe & Ozan Özvatan
00:00 / 07:12

Çisel Karacabe

Bu metin 2018-2021 yılları arasında biriktirdiğim seslerle kurguladığım bir anı arşivinin içinden seçilen seslerin bana hatırlattıklarından yola çıkarak kendi kulaklarımla yaptığım bir karşılaşma ve yeniden kulak verme sürecini içermekte. Bu sesler ve hatırlattıkları benim anılarım olduğu kadar – ve belki de ötesinde- başkalarının da anıları; ancak sesin çok yönlü yapısı gereği ses yalnızca kaynağı ile değil sesi duyan kulaklarla da oldukça yoğun bir temas içinde. Bu nedenle sesler, kollarını açarak beklemeyi “tercih eden” kulakların beklenmedik bir misafiri haline gelebiliyor. 

Dinlediğiniz seslerin hiçbiri kaynağından izin alınarak kaydedilmedi, kimi zaman yalnızca bir sese odaklanarak kayıt aldığımı düşünsem de kaydı tekrar dinlediğimde aslında arka planda kulak ardı ettiğim pek çok sesin olduğunu fark ettim. Kaydı aldığım anda peşine düştüğüm sesin izinde gitsem de sonraki dinlemelerde başka seslerle yaşadığım karşılaşmalar oldukça heyecan vericiydi. Hatta kimi kayıtlarda bu beklenmedik sesler hiç de hak etmedikleri şekilde kaydın peşine düştüğü ses sonlandığı için yarıda kesiliyor ve bu durum bende heyecanla okuduğum bir romanı tamamlayamamak ya da severek dinlediğim bir müziğin beklenmedik bir sesle bölünmesi gibi bir his uyandırıyordu.

Seslerin hissettirdiği duygular ise beni kulakların önyargısı (1) üzerine düşünmeye itti. Kaydettiğim sesler çoğu zaman gündelik hayatta duymayı beklemediğim ve sesle karşılaşma esnasında kulaklarımı olabildiğince açabildiğim seslerdi. Seslerden biri benim için beklenmedik olduğu kadar ürkütücüydü de ve tam bu his beni kulaklarımın önyargısı ile bir masaya oturmaya davet etti. Neydi bu sesteki beni ürküten şey? Bilmediğim bir dil olması mı? Sesin yüksekliği mi? Sabahın çok erken bir saatinde duyduğum için uykudan yeni uyanmanın getirdiği sersemlik mi? Bilmediğim bir dilde olan bu haykırışların bana hatırlattıkları mı ya da acaba bu haykırışlarda herhangi bir payım olabilir mi diye düşünmem mi? Bu soruların net bir cevabı var mı emin değilim ancak bu metni yazma deneyimi zihnimde açtığı daha pek çok soruyla kulaklarımın hisleri üzerine yaptığım bir yolculuk gibi.  

Aynı zamanda birbirinden bu kadar farklı seslerin ve an(ı)ların bir kurguda art arda nasıl geleceği de başlı başına alınması zor kararlardı. Ben kendi an(ı)larımdan ve farklı mekânlardaki farklı zamansallıklardan yola çıktım; ancak bu kurgunun yalnızca bir versiyonu elbette. Bu seslerin farklı şekillerde nasıl bir araya gelebileceği üzerine düşünmenin farklı bir kulak önyargısı ve duyma hiyerarşisi örneği olabileceğini düşünüyorum. Ben sesleri bir araya getirirken öncelikle bu sesleri yaşadığım anlara geri dönerek zamansal bir kodlama yaptım ardındansa bu seslere duyduğum mekânlar üzerinden kendimi hayali bir geziye çıkardım. Bu hayali gezinin rotası, kaydetmediğim ama işittiğim farklı sesler, bu seslerin diğer duyular üzerindeki çağrışımları ve kurgu tamamlandıktan sonra tüm sesi dinlerken zihnimdeki tezahürü oldukça kıymetli bir oluş haliydi. 

Kulağın Önyargıları

2014 yılında The Moving Museum İstanbul sergisi kapsamında Güneş Terkol ve Deniz Ulusoy ses üzerine bir atölye çalışması yapmaya karar verdi ve bu çalışmadan önce akıllarında şöyle sorular olduğunu belirttiler; “Duyuyoruz ama neyi dinliyoruz, kendi sesimizi bastıran seslerle mi oyalanıyoruz, kulağımızın önyargıları var mı, bunlar neler olabilir…” (Terkol & Ulusoy, 2018). Bu soruların her birinin değeri bir yana “kulağımızın önyargıları” üzerine düşünmek başlı başına etik bir dinlemenin merkezine oturacak tartışmalardan birini açabilir. Juhani Pallasmaa, Tenin Gözleri adlı kitabında görmenin yalnızca gözlemcinin duyusu olduğundan ancak işitmenin bir bağ ve dayanışma duygusu yarattığından bahseder (Pallasmaa, 2011). Sesin çok yönlü ve varlığımızın içinden gelerek bizi aşan yapısı (Dolar, 2013) içsel bir deneyimin dış dünyayla kurduğu köprüyü çağrıştırıyor; ancak kulağın sesleri karşılayan ve saran bu yapısı dinleme faaliyetinde sesler arasında bir hiyerarşi kurmadığımızı ya da “kulağımızın önyargıları” olmadığı anlamına gelmiyor.

Ben de kendi kulağımın önyargılarını keşfetmek için çıktığım yolculukta kaydettiğim seslerin bir kılavuz olabileceğini düşündüm ve arşiv seslerimi incelemeye başladım. Bir yandan da zihnimde kulak üzerine kullanılan deyimler dolaşıyordu. Arşivdeki sesleri deyimler üzerinden nitelemeye çalışmak ve aynı zamanda seslerin kayıt anlarına gitmek benim için keyifli bir egzersiz gibiydi. Kulaklarımın günlük hayatta duyduğumuz onca ses arasından hangilerini “kayda değer” bulduğu kulaklarımın önyargılarını keşfetmek açısından da anlamlı bir çalışma gibi görünüyordu.

Söz öbeklerinin seslere, seslerin duygulara, duyguların yerlere, yerlerin an(ı)lara ve kimi zaman hepsinin birbirine dönüştüğü bu kayıtları dinleme aşaması benim için kendi yaşamımda sıçramalar yaşamama neden oluyordu. Bu arşivin bir kısmı oldukça tozluydu ancak bugüne doğru yaklaşmak ve taze olanı tazelemek fikri daha hoşuma gitti. Bu sesler herhangi bir günün herhangi bir saatinde “kayda değer” olduklarını bana hissettirdiyse muhakkak ‘kulak verdiğim’ seslerdi. Arşivde uykumun derinliklerinde dışarıdan gelen ve aşina olmadığım bir dilin haykırışlarıyla ‘kulak diktiğim’ bir ses de vardı, yıllar önce gittiğim bir gezide ‘kulağıma dolan’ ve kaydını alamadığım, yıllar sonra arkadaşımın oraya gittiğini duyunca aklıma ilk gelen anı olarak kaydetmesini rica ettiğim bir ses de. Birden hayatımızı keskin bir şekilde değiştiren bir mart gününün ardından bindiğimiz her taşıtta ‘kulağımıza çalınan’ sesler de vardı, daha önce hiç gitmediğim küçük bir kasabada ‘kulak kabarttığım’ hoparlörden yükselen ses de. 

David Hendy John Cage’e atıfta bulunarak nerede olursak olalım duyduğumuz çoğu şeyin gürültü olduğundan ve bu gürültünün duymazdan gelindiğinde rahatsız eden, dinlenildiği zamansa büyüleyici olan yapısından bahseder. Cage duymazdan gelinen bu seslere kulak açıldığında bizi teğet geçen bütün bir insani tecrübeler yelpazesiyle yeniden bağlantı kurmaya başladığımızı ima eder (Hendy, 2014) ve “büyüleyici” olan tam da bu kulak ardı ettiklerimizle olan karşılaşma anıdır. Çoğu zaman beklenmedik bir şekilde kulaklarım tarafından karşılanan bu sesler bana çeşitli an(ı)ları hatırlatsa da bu an(ı)lar elbette yalnızca bana ait değildi. Seslerin kaydedildiği anlar kiminin işi, kiminin sabahın erken saatlerindeki haykırışları, kiminin arkadaşlarıyla sohbet ettiği bir anın parçasıydı; ancak ben de bu seslere kulağımı açarak farklı insanların tecrübelerine de kucak açmış oldum. Bu tecrübelerin kendi tecrübelerimden uzak olduğunu düşündüğüm noktada bir “tekinsizlik” hissiyle kulaklarımı olabildiğince kabartmaya çalıştım, aynı masada oturduğum bir topluluk bilmediğim bir dilde iletişim kursa bile bu sesler bana keyif veren bir melodi gibiydi. İşte tam bu noktada kulağımın önyargıları üzerine düşündüğüm yol açıldı. Bu açılan yol henüz yüzleşme deneyimini tattığım ancak bundan sonra her zaman zihnimin bir köşesinde yer alacak bir köşe taşı niteliğine sahip.

 

Sonuç Yerine

Ses arşivlerini kurcalamakla başlayıp kendi yolculuğumda zıplamalarla devam eden, seslerden yola çıkan hayali rotalara ve sonrasında dile yerleşmiş söz öbekleriyle birlikte ses, dil ve düşünce arasındaki kuvvetli bağı hatırlatmaya çalışan bu metin sanırım her şeyden önce kendi kulağımı anlamaya çalışmanın emekleme adımları. Dinlenilen ya da kulak ardı edilen seslerin tümü bizim kendi oluş halimize, yakalayabildiğimiz ya da teğet geçtiğimiz deneyimlere ya da duygularımıza bir ayna tutmak gibi. 

Dinlediğiniz ses ve okuduğunuz metin aracılığıyla kendi yaşamıma dair “gürültüleri” teğet geçmeyip son derece öznel olan bu karşılaşmayı yaşamak oldukça kıymetli. Hepimizin birbirinin seslerine kulak misafiri olarak “büyülendiği” sonsuz an(ı)lara kavuşmayı beklemek ise oldukça heyecan verici.

1  Bu kavram metnin ilerleyen aşamalarında sözü edilecek Güneş Terkol ve Deniz Ulusoy tarafından yapılan bir ses atölyesinin hazırlık sorularından alınarak kullanılmıştır.

Başvurular

1  Dolar, M. (2013). Sahibinin Sesi. İstanbul: Metis Yayıncılık.

2  Hendy, D. (2014). Gürültü Sesin Beşeri Tarihi. İstanbul: Kolektif Kitap.

3  Pallasmaa, J. (2011). Tenin Gözleri. İstanbul: YEM Yayın.

4  Terkol, G., & Ulusoy, D. (2018). Ses Üzerine Bir Atölye Çalışması. MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 79-81.

 
 

Dinlemenin Politik Biçimleri Üzerine: Gaziosmanpaşa Sarıgöl Mahallesi Örneği Üzerinden Kentsel Yenileme Projeleri ve “Akustik Topluluk” Kavramını Yeniden Düşünmek

- BURCU YAŞİN -

2018 yılında çevirmenlik yaptığım bir belgeselin çekimleri esnasında Roman dansçı Reyhan Tuzsuz, Sarıgöl mahallesinde süregelmekte olan yıkım sürecini aktarırken artık düğün seslerinin duyulamaz bir hale geldiğine dikkat çekip, bir ses yolu ile bilme ve haberdar olma haline referans vererek, pek de farkında olmadan Barry Truax’ın “akustik topluluk” (Truax, 1984) kavramına atıfta bulunuyordu. Bu anlamda Reyhan Tuzsuz’dan duyduklarım, ses çalışmaları alanında emek göstermekte olan bir birey olarak beni o kadar heyecanlandırmıştı ki, çekim sonrasında -şimdilerde benim için Reyhan abla olan- Reyhan Tuzsuz’a gidip, mahalleyi ziyaret etmek istiyorum deyivermiştim. 

Böylece, diyebilirim ki Reyhan Tuzsuz’un gündelik iletişim mekanizmasında “sessel” bir değiş-tokuş halini işaret ettiği cümlesinden hareketle, 2018 yılının mart ayından başlayarak 2019 yılına kadar devam eden, bolca ara yön ve na-ikililikler arasında gidip geldiğim bir süreç benim için başlamış oldu. Mahalleye kulak verdiğim bu süre zarfında alanın asla ön göremediğim -iyi ki- getirileri, Reyhan ablanın aktardıklarından çok daha öte noktalara gitmemi sağlayarak, beni kentsel yenileme projelerinin “sessel” dönüşümüne odaklanarak, dinlemenin politik haline dair düşünmeye teşvik etti.  

Belirtmeliyim ki bu yazıya konu olan, kentsel yenileme projelerinin müzikal aktarım ve müzisyenliğe olan etkilerini fark etmem de yine böylesi beklenmedik bir anın getirisi sonucudur. 2019 yılının Nisan ayında Müzisyenler Kahvesi’ne Sarıgöllü müzisyenlerle ayrı ayrı görüşme yapmak üzere gittiğim bir günde, durumun bir anda grup görüşmesine dönüşmesi üzerine müzisyen Aydın mahallenin kentsel yenileme projeleri öncesi haline işaret ederek şu cümleyi kurdu:

 

Kapı önünde çocuklar çalarken, gelenler para atardı. Tabii heves ederdi çocuklar. Kentsel dönüşüm mahvetti bizi, yine olur elbette ama eskisi gibi değil. Ustalar da gitti çocuklara örnek olacak kimse yok. Hem sen söyle ben şimdi TOKİ’de çocuğa nasıl öğreteyim. Çalınca hemen yan komşu “dan dan” vuruyor duvara. Böyle olunca eskisi gibi müzisyen yetişmiyor tabii (04.04.2019).

 

Aydın’ın cümlesi kentsel yenileme sonrası ustaların yokluğunu vurgularken bir yandan da mekânsal dönüşümlerin nesiller arası müzikal bilgi ve repertuar aktarımındaki etkisine dikkat çekerek, kentsel yenileme ve kent çalışmalarına dair pek çok soruyu akla getiriyordu. Kent ortamında altyapısal koşulların müzikal aktarımdaki yeri nedir? Bir kentsel yenileme projesi görsel bir “estetize” etme kaygısının ötesinde neleri vadeder? Kentsel yenileme adı altında gerçekleşen soylulaştırma projelerinin duyusal etkileri nelerdir? Bu bağlamda kentsel yenileme projelerinin bir sonucu olarak hangi sınıfların sesi gündelik pratikte baskınlaşırken, hangilerininki sessizleştirilir?  

Bu soruların ışığında bu yazıda, Gaziosmanpaşa Sarıgöl mahallesinde devam etmekte olan kentsel yenileme projelerinin burada yaşayan Roman toplulukları sessizleştirme sürecine odaklanarak, bu projelerin “sessel” boyutuna dair bir izlek sunuyor olacağım. Bu anlamda, kentsel yenilemenin de ötesinde bir “akustik soylulaştırma” (Kusiak, 2014) olarak işlev gören bu süreci ele alırken, gündelik pratiklerinde ses ve müziği, kimlik ve aidiyetlerinin ve iletişimlerinin bir parçası olarak işlevselleştiren Sarıgöllü Romanları ses çalışmaları literatüründeki “akustik topluluk” konsepti üzerinden, bu terime eleştiri getirerek kavramsallaştırıyor olacağım. 

Romanlara dair yapılmış gerek akademik çalışmalarda gerekse gündelik söylemde müzik ve icracılık topluluğun kimliğinin en önemli parçalarından biri olarak belirir. Gündelik pratikte bu söylem kendisini “çalgısız yaşayamaz ölürler” gibi klişe tabirler üzerinden kurgularken, literatürde Roman müziği tanımının net bir biçimde sınırlarının belirlenmemiş olmasına karşın, topluluğu farklı disiplinlerden ele alan çalışmalar, müziğin kimlik ve aidiyet inşası ve bireyler arasındaki iletişim kurucu yanına referans vererek ortak bir düzlemde buluşur. 

Burada müziğin ve müzisyenliğin Roman gündelik pratiği ile uzun yıllar kurguladığı ilişki devreye girmektedir. Carol Silverman, Romani Routes: Cultural Politics and Balkan Music in Diaspora isimli çalışmasında Romanların müzik ile neredeyse eş anlamlı olarak tanımlanmasına gerekçe olarak müziğin 15. yy’dan beri bu topluluğun en eski meslek kollarından olmasını gösterir (Silverman, 2011, s.21). 

Sonia Seeman da Silvermann’a benzer bir biçimde You’re Roman!’ Music and Identity in Turkish Roman Communities adlı çalışmasında müziğin Romanların pratik ettiği en eski meslek kollarından biri olduğunun altını çizerek 17. yy’da İstanbul Balat’ta yaşayan Romanların çoğunlukla müzikli eğlencelerde yer aldıklarını belirtir (Seeman, 2002, s.136). 

Bu noktada, müziğin en eski pratiklerden biri olmasının sebepleri arasında, Romanların göçebe yaşam pratiklerini uzun yıllar sürdürmüş olmaları belirmektedir. Zira bu sebeple, yerleşiklik gerektiren tarımsal faaliyetlere yönelemeyen Romanların, müzik, mevsimsel işçilik, kalaycılık, sepetçilik gibi meslek kollarında hizmet vermeyi bir strateji olarak benimsediği görülür (Silverman, 2011, s.8).

Aidiyet ve kimlik inşanın da ötesinde literatürde müziğin Romanlar için bir diğer önemli işlevi ise müziğin gündelik pratikteki mesaj taşıma fonksiyonu olarak belirmektedir. Buradaki mesaj taşıma iki taraflı prensibe tabidir; Romanlar yalnızca topluluk içinde değil aynı zamanda çoğu kez aynı mekânı paylaştıkları Roman olmayan bireylere de müziği bir iletişim aracı olarak kullanarak mesajlarını taşırlar. Mesaj bu bağlamda, mekandaki varlığını ses yolu ile ifade etme haline tekabül eder. Gündelik pratikte ses çıkartmak, müziğini icra etmek, Roman havası dinlemek, düğünleri dışarıda pratik etmek bir nevi ses yolu ile “buradayım” deme haline işaret eder. 

Bu noktada, Charles Keil, Angeliki Keil, Dick Blau ve Steven Feld Bright Balkan Morning: Romani Lives and the Power of Music in Greek Macedonia isimli çalışmalarında tam da müziğin mesaj taşıyıcı yanına vurgu yaparak, müziği Roman toplulukların gündelik pratiğinde ―ötekilere karşı bir hayatta kalma mesajı ve stratejisi olarak kavramsallaştırıp şu şekilde belirtirler;

 

 “İki zurnadan gelen keskin sesler ve davulun tıngırtıları ve gümbürdemeleri sokağı dolduruyor. Dünyaya bir mesaj gönderiyorlar: kutlama devam ediyor! Zurnacılardan biri melodiyi çalarken diğeri dem sesini tutuyor, zurnacılar, kutlayanların birbiri ardı sıra kendinden geçercesine dans ettiği meydana yönlendiriyor müziği.”  (Keil, Keil, Blau ve Feld, 2002, s.89) 

 

Denilebilir ki Romanlar için müzik salt bir meslek kolu ya da eğlence aracı olmaktan öteye geçerek gerek iletişim aracı gerekse topluluk için birleştirici bir işlev görüp, “varız” deme halinin akustik haline tekabül eder. Bu noktada müziğin Roman gündelik pratiğinde neredeyse bir iletişim aracı halinde kullanılması ilk etapta, soundscape çalışmaları alanından Barry Truax‘ın Acoustic Communication kitabında ele aldığı “akustik topluluk” kavramını akla getirir. 

Barry Truax 1984 yılında yayınladığı Acoustic Communication isimli kitabında “akustik topluluğu” iletişim çalışmaları perspektifinden ele alarak, bilginin gündelik pratikte bireyler arası karşılıklı değiş-tokuşuna tabi bir sistem olarak tanımlar:

 

[Akustik topluluk] akustik bilginin mahalle sakinlerinin hayatının her alanına nüfuz ettiği her türlü ‘soundscape’ den oluşur (bu halkın ortak niteliklerinin nasıl anlaşıldığından bağımsız olarak). Bu sebeple, topluluğun sınırları keyfidir; bir oda dolusu insan kadar küçük olabildiği gibi, bir daire, ev veya bina; bir kent topluluğu, bir frekans ağı veya herhangi bir elektro-akustik iletişim sistemi kadar büyük de olabilir.  Özetle, akustik bilgilerin karşılıklı değiş-tokuş edildiği herhangi bir sistemdir (Truax, 1984, s.58).

 

Truax bu tanımıyla R. Murray Schafer’ın, görülebilir nesneler yerine duyulabilir olayların oluşturduğu akustik bir çevre olarak tanımladığı soundscape kavramını (Schafer, 1994, s.7), iletişim teorisi üzerinden kurgulayarak, doğrudan akustik topluluk olarak kavramsallaştırır ve soundscape’i karşılıklı bir değiş-tokuş fikrine yaslayarak, gündelik pratikte bireyler arası dinamikleri, ilişkilenmeleri bu akustik çevreye dahil eder. Fakat buna karşın yine de Truax’ın tanımı World Soundcape Project (WSP) bünyesinde birlikte üretim yaptığı meslektaşı Schafer’ın etik bir ideale dayandırdığı soundscape tanımından çok da öteye gidemez ve hi-fi bir ses ortamının idealize edilerek lo-fi ses ortamına tercih edildiği bir sisteme takılıp kalır.  

Truax’a göre hi-fi bir ses ortamında arka plandaki “gürültü” seviyesi az olacağı için sesler kolaylıkla ayırt edilebilmekte ve ses yolu ile gelen mesajlar ve bilgiler kolaylıkla algılanabilmektedir. Lo-fi bir ortam ise bunun tam tersi bir sistem sunarak seslerin ayırdını zorlaştırarak, iletişimi sekteye uğratır ve bilgilerin net bir aktarımını engeller. Ses ortamının böylesi net çizgilerle ayrıldığı bir sistemde iletişimi bozan, sekteye uğratan her ses “istenmeyen” olarak etiketlenerek soundscape’ten savuşturulmaya tabidir. 

Öyle ki, böylesi bir sistemde “gürültü” akustik topluluk için tehdit edici bir unsur haline gelebilir, bu noktada Truax şu şekilde belirtir: “gürültü bir akustik topluluğun düşmandır.” (Truax, 1984, s.58). Bu ifade tam da Sarıgöl’de yaşayan Romanların “akustik topluluk” konsepti ile çelişmeye başladığı bir nokta olup, Truax’ın “akustik topluluk” tanımına hangi sınıfsallıkları dahil edip, hangi sınıfsallıkları bu topluluktan dışladığını sorgulama gerekliliğini ortaya çıkartır. Zira Sarıgöl’de yaşayan Romanların gündelik pratiğinde bazı sesler anlamlı bir ses sinyaline dönüşüp, mahallenin iletişim dinamiklerinde önemli bir yer tutsa da- örneğin icracıların sesi, Roman olmayan bireyler tarafından bu seslerin çoğunlukla gürültülü olarak etiketlenmesi Truax’ın tanımladığı “akustik topluluk” nezdinde Romanları bir tehdit unsuruna dönüşmektedir. 

İşte tam da Marie Thompson’ın Productive Parasites Thinking of Noise as An Affect isimli makalesinde gürültü mefhumuna dair alternatif bir sorgulama ile yüzleştiriliriz. Marie Thompson Spinoza’nın apropos kavramından hareketle “gürültü” yü bir affect (duygulanım) olarak belirler ve iyi kötü, arzu edilen/ edilmeyen ses olarak ikili yapılara sıkışmış halinden özgürleştirerek, “gürültü” ya da Truax ve WSP bünyesindeki üyelerin belirttiği üzere “istenmeyen ses” içerisindeki potansiyelleri, na-ikili bir sistem üzerinden yeniden düşünmeye davet eder. Thompson’a göre gürültü kavramı iyilik ve kötülük gibi kategorilere dahiliyetinden çok daha öte, bir ilişkisellik silsilesi nezdinde düşünülmelidir. Bu bağlamda, Thompson sorgulamasına iletişim teorisinin “gürültü”yü genellikle kaynak ve alıcı arasındaki iletişimi sekteye uğratan bir mefhum olarak ele almasından yola çıkarak başlar ve J.R Pierce’nin gürültünün farklı biçimlerinden bahsettiğini hatırlatarak, “gürültünün” herhangi bir kaynağa bağlı olma ya da yüksek bir ses olma zorunluluğu olmadığını belirterek şu şekilde aktarır:

 

Bir kesinti yüksek ya da rahatsız edici olmak zorunda değildir. Şüphesiz, hiç duyulmasına dahi gerek yoktur. Gürültüyü bir sistem içerisindeki kesinti olarak tanımlarsak, gürültü sonik, fakat aynı zamanda titreşimsel, görsel veya enformasyonel de olabilir. Bu bizi gecenin yarısında uykuya dalmaktan alıkoyan cırcır böceklerinin cıvıltısı, televizyon sinyali paraziti veya atmış bir sigorta nedeniyle kapanan ses sisteminin sağır edici sessizliği olabilir (Thompson, 2012, s.15).

 

Buna ek olarak aynı zamanda Thompson gürültünün “ani” olma hali ile sınırlandırılmaması gerektiğini de vurgulayarak, bu kesintilerin farklı formlarda olabileceğini hatırlatır ve “gürültü” mefhumundaki esas meselenin ilişkisellik olduğundan bahsederek bir şeyin kesintiye uğratabilmesi için o şeyin etki alanında kalan sistemlerin olması gerekliliğinden bahseder. Gürültü bu noktada yer yer titreşimsel, yer yer ani, bazen de dipten gelen farklı formları ile her an devam eden ve her daim bir sistem içerisinde ‘gürültü’ olma potansiyelleri taşıyan bir mefhumdur. Hatta Thompson bunu “gürültüden önce gürültü vardır” şeklinde belirterek bu potansiyelliklerin, öncesiz ve sonrasızlıkların, yani zamansız bir içkinliğin altını çizer. Tam da böylesi bir ilişkisellik silsilesi içerisinde ‘gürültü’ her daim parazit bir mesele olarak işlev görmez, aksine içerisinde yeni afektif ilişkilenme biçimlerine kapı açan ve yeni bilgiler taşıyan bir alana dönüşür. 

Gürültü bu noktada Thompson’da bir duygulanım olarak karşılık bulur. Deleuze ve Guattari’ye, referansla Thompson, duygulanımlardan dönüştürücü kuvvetler olarak bahsederek duygu ve duygulanımların ayrı kavramlar olduklarını vurgular. Duygulanımlar bir yerleşiklik teşkil etmeyerek bu anlamda bir “aradalık” halinde olup, devinimli bir harekete tekabül ederken, duygular ise duygulanımların tam da farkına varıldığı, bedenselleştiği bir noktaya işaret ederler. Bu anlamda denilebilir ki “duygu” tam da duygulanımların bedende anlam kazandığı, bitimsiz, dönüşümlere açık bir ‘gücül’ bölge, yani “gürültü”nün gürültü olarak addedildiği ‘varılmamış ve varılamayacak bir şimdi’ olma özelliğini taşır. 

Thompson gürültüyü bir duygulanım olarak ele alarak bu noktada dinleyen bedene de dikkat çeker ve duygulanımları bedenin kapasitesi ile de ilişkilendirir. Bu sebeple ‘dinleme’ edimi aslında bedenin diğer bedenlerle ilişkisi, kültürel kodlar, gündelik pratikteki karşılaşma alanları üzerinden var olarak, öznel bir deneyimin ötesine geçer. 

Bu anlamda hiçbir ses Thompson’ın da belirttiği üzere gürültü olmak üzere var olmaz, dolayısı ile ses ve titreşimler, gürültü olma potansiyelleri taşısalar da bu potansiyeli gerçekleştiren, “dinleme ediminin” kültürel inşası sonucu oluşan yargılardır. 

Bundan yola çıkılarak denilebilir ki Romanlar için gündelik pratikte anlam ifade eden seslerin diğer bedenler tarafından bir “gürültü” kaynağı olarak alımlanışı tam da böylesi bir inşanın sonucudur.  Seslerin ‘gürültü’ olarak alımlanıp, sorunsallaştırıldığı bu nokta ise salt bir yerinden etmenin çok daha ötesinde güçlü/baskın sınıfın, güçsüz olan grubun sesleri üzerinde kurduğu tahakkümün başlangıcıdır. 

Bu durum tam da David Hendy’nin Sesin Beşeri Tarihi’nde güçlü grupların, azınlıkların soundscape’i üzerindeki etkisine dair söylediklerini hatırlatmaktadır:

 

Güç derken iki şeyi kastediyorum: birincisi, kimi seslerin bizi derinden etkileme gücü; ikincisi de güçlü insanların –veya ulus devletler, örgütlü dinler veya ticari şirketler gibi güçlü grupların- daha az güçlü olanların işitsel peyzajlarını veya dinleme alışkanlıklarını belirleme yeteneği (Hendy, 2016, s.17).

 

Hendy’nin aktardığı asimetrik güç ilişkisi, bu açıdan Sarıgöl’de gerçekleşmekte olan süreç ile benzeşmektedir. Zira Sarıgöl mahallesinde gündelik pratikte azalmakta olan müzisyenlik, buna bağlı olarak müzik icracılığının sesi mahalleye yeni taşınan çoğu birey için ‘gürültü’ iken, Roman ve mahallede uzun yıllardır yaşayan Roman olmayan bireyler tarafından mahalleye dair ‘ses temsiliyetleri’ ve referanslar taşımakta ve anlamlı veriler olarak işlev görmektedirler. 

Bu bağlamda, Sarıgöl Mahallesi’nde yaşayan gerek Roman gerekse Roman olmayan bireyler mahallenin kentsel yenileme öncesi halinden bahsederken açık pencerelerden gelen müzisyenlerin seslerini tarif etmektedirler. Örneğin mahallenin eski soundscape’ni tanımlayan Kutay şu şekilde belirtir:

 

Ben Roman değilim, Edirneliyim ama kendimi Roman olarak görüyorum. Bu mahallede büyüdüm. Arkadaşlarım bu mahallede. Sarıgöl’den geçerken hep müzik sesi duyarsın. Müzisyenlerin sesini duyarsın. Ama değişti bunlar kentsel dönüşümle, değişik oldu, değişti. Eski tadı da kalmadı (14.05.2019).

Müzisyenlerin provalarının seslerinin duyulur olması hali, Romanların anlatılarında da mevcuttur. Görüşme yapılan kişiler Kutay’ın tanımladığı prova seslerini bir adım öteye taşıyarak anlatılarında bu sesleri duymanın mahallenin iletişim mekanizmasındaki yerine gönderme yaparlar. Reyhan Tuzsuz şu şekilde tanımlar bu durumu:

 

Müzisyenler mesela birbirlerinin kapılarının önünden geçerken birbirlerine şaka yaparlardı. “Hocam sende bu parça var mı?” O da derdi; “Ya oğlum!” Sonra diğeri derdi “hocam sen bu parçayı çalabiliyor musun?” Takılıyor ona şaka amaçlı. O da derdi ki “bende bu var. Sen de şu var mı?” O da derdi ki “hadi yürü be oradan çoban sen benim gibi çalabilir misin?” Güzeldi o eski günlerimiz (12.05.2019).

Gündelik pratikte duyulan müzisyenlerin prova sesleri, mahalledeki müzisyenlerin varlığını duyulabilir kılarak “sessel” bir temsiliyet oluştururken aynı zamanda mahallede yetişmekte olan gençler için de teşvik edici bir unsur haline gelirler. Bu durumu keman icracısı Murat, şu şekilde aktarır:

 

Eskiden çocuklar çıkardı kapı önünde çalarlardı. Verirdik ellerine enstrümanları küçük yaşta. Abilerini de görürlerdi heves ederlerdi. Şimdi nerde, herkes gitti başka yerlere, dağıldı (04.04.2019). 

Bunun yanı sıra mahalledeki dış alanların kullanımı müzisyenlerin kendilerini geliştirmelerinde önemli bir rol oynadığından bahsedilmektedir. Bu noktada Cuma (55) mahalledeki bazı müzisyenlerin dışarıda enstrümanlarını pratik ettiklerini ya da enstrümanlarını hoparlörlere bağlayıp yüksek sesle çalışarak kendilerini geliştirdiklerini belirtmektedir:

 

Müzik aletini öğrenmek için kapıya çıkıp çalarlardı. Mesela bir arkadaşımız var Hakan. Evinde bağlardı orgu kolonlara, tüm gün çalardı. Kulağını doldururdu.  Öyle sesi kıs, kapat diyen de yoktu. Şimdi mahallenin bir numaralı orgcusu oldu (08.11.2019).

 

Fakat Aydın’ın da baştaki cümlesine geri dönersek, bu sesler maalesef Romanların yeni taşındıkları bölgelerde pek de hoş karşılanmamakla birlikte, bu seslere karşı, “karşı bir ses” çıkartılarak -örneğin duvara vurmak- tepki gösterilmekte ve susturulmaktadırlar. Bu anlamda notasyona tabi olmayan fakat mekânı bir müzikal aktarım aracı olarak kullanan Romanların aktarımları sekteye uğramaktadır. Bunun da ötesinde mahallenin kimliğinin inşasında da önemli bir rol oynayan bu seslerin gündelik pratikte azalması orada hala ikamet etmekte olan bireyler için bir yabancılaşma hissine tekabül etmekte ve yaşadıkları bölgeye dair de güvende hissetmemektedirler. Bu bağlamda denilebilir ki Sarıgöl’de gerçekleşmekte olan süreç salt bir soylulaştırmadan ziyade azınlıkların sessizleştirildiği, sesin sınıfsal bir bağlam kazandığı, akustik bir soylulaştırma (Kusiak, 2014) projesidir. 

Fakat hatırlamak gerekir ki Sarıgöl örneği bizi sadece kentsel yenilemenin duyusal etkilerine dair bir sorgulamaya değil, aynı zamanda ses çalışmalarının sunduğu kavramlar üzerine yeniden düşünürken, dinlemenin sınıfsal boyutlarını da hatırlamamız gerekliliğini de ortaya koymaktadır. Zira Truax’ın da kent ve iletişim çalışmalarına dair bir alternatif yaklaşım sunduğu Acoustic Communication isimli kitabında ortaya attığı “akustik topluluk” kavramı, her ne kadar topluluklara ve soundscape’e dair yenilikçi bir bakış vadetse de görülmektedir ki bu kavram aslında kendisini oldukça homojen bir yapı üzerinden kurgulayarak azınlıkları görmezden gelmektedir. Bu durum ise tıpkı herkes için ulaşılabilir, yeni evler vadeden fakat günün sonunda azınlıkları sesleriyle beraber yerinden eden soylulaştırma projelerini çağrıştırmaktadır. 

Oysa Thompson’ın da vurguladığı üzere “gürültü” iyi-kötü, yapıcı-yıkıcı gibi kategorilerin ötesinde gündelik pratikteki ilişkiselliklere, onu dinleyen bedenlerin kapasitesi, alımlama biçimi ve dinleme edimlerindeki kültürel inşa ve politikliklere bağlıdır. Bu bağlamda sesin “istenmeyen” olduğu yer politiktir- tıpkı Sarıgöl mahallesinin ‘istenmeyen sesleri’ gibi. 

Bibliyografya

1  Hendy, David. "Sesin Beşeri Tarihi." İstanbul: Kolektif Kitap (2016).

2  Keil, A.V., Keil, C., Blau D. ve Feld, S. (2002). Bright Balkan Morning: Romani Lives and the Power of Music in Greek Macedonia. Middletown:Wesleyan University Press.

3  Kusiak, J. (2014). “Acoustic Gentrification: the silence of Warsaw's sonic warfare”, Matthew Gandy, Bj Nilsen (der.), The Acoustic City (s.206-211). Jovis. 

4  Schafer, R.M. (1977/1994). The Tuning of the World / The Soundscape: Our Sonic Environment and The Tuning of the World. New York: Random House Inc.

5  Seeman, S. (2002). You’re Roman!’ Music and Identity in Turkish Roman Communities (Doktora tezi). University of California, Ethnomusicology, Los Angeles.

6  Silverman, C. (2011). Romani Routes: Cultural Politics and Balkan Music in Diaspora. Oxford: Oxford University Press.

7  Thompson, M (2012). Productive Parasites Thinking of Noise as Affect. Cultural Studies Review. 18 (3), 13-35.

8  Truax, B. (1984). Acoustic Communication. Norwood, New Jersey: Ablex Publishing Corporation.

Aheste Karşılaşmalar: Özenli Dinlemenin Zamanına Bir Giriş

- PINAR TÜRER -

“Sömürmeyen ve sessizleştirmeyen yeni etik dinleme kanalları açmak günümüz toplumları için ne kadar mümkün?” diye sordu Suzi. Kalbime pek yakın bu soruyu kafamda evirir çevirirken birbirini duymamaktan veya anlamamaktan muzdarip, dinleme pratikleri hayallerime kıyasla soluk mu soluk, Ege denizinde ufak bir komünitenin içinde buldum kendimi. Dinleme kavramı zihnimde anlama ve anlaşılma fikirleriyle sarmalandı, sessizlik düşüncesi iletişim ve gürültüye katıldı ve kendimi kavramsal bir uğultunun içinde buldum. Bir yandan da pandemi boyunca alıştığım kentsel ev sessizliğinin ardından duyusal bir kaos gibi geldi normalde bayıldığım cırcır böceği sesleri, poyrazın uğultusu ve komşuların lakırdısı. Doğa seslerine alışmam çok uzun sürmedi. Zaman zaman teknolojiye sarılarak gürültüyü kesen kulaklıklarımla “huzur” da buldum. Ama kafamda dönen kavramsal sorular her zaman olduğu gibi etrafımdaki, içimdeki, dışımdaki ilişki ağlarının yarattığı akustikle harmanlandı. Bu kez de dinlemek ve merak üzerine düşündükçe, kurduğum veya gözlemlediğim ikili ilişkilerde merak ne kadar mevcut bunu merak etmeye(!) başladım. Birbirimize ne kadar soru soruyoruz, ve bu soruların ne kadarı meraklı sorular olarak adlandırılabilir? Peki ya sorduğumuz soruların ne kadarı kendi bulunduğumuz zeminin güçlenmesi arzusuyla bir mızrak gibi yöneltiliyor ötekine, ne kadarı öteki’nin açılabilmesi, bizden tüm farklılığıyla sesini duyurabilmesi için özenli (caring) bir hareket olarak yer buluyor iletişim pratiklerimizde? 

Kendilik deneyimiyle, kendinin dışındakinin algılanması, hissedilmesi/hissedilememesiyle çok yakından ilgili merak. Alphonso Lingis “Eğer konuşmak kendi haklılığını ispat etmek içinse öteki’ni susturmak için konuşmaktır” diyor. (1) Dinlemek (en azından ‘ideal’ bir dinleme pratiği) ne kadar ‘kendi’nden ziyade ‘öteki’ ile ilgili bir deneyim gibi görünse de, dinlemeyi başka türlü tahayyül etmek için alışılagelmiş kendilik düşüncesini biraz bozmamız ve yeniden kurgulamamız gerekiyor bence. Zira kendilik fikrine sımsıkı, hatta belki bazen korku ve endişeyle sarılan bir dinleme edimi ötekiyle her karşılaşmamızı sağır edici sessizlikte bir muharebeye döndürmez mi? Dinlemekten anladığımızı dönüştürerek, merakı ilişkilerimizde/iletişimlerimizde koyduğumuz yeri değiştirerek baskılayıcı, farklı olana yalnızca kapalı değil, tahammülsüz, anlayışsız, ve hatta saldırgan ilişkilenme pratiklerimizi dönüştürmemiz mümkün mü? Eğer böyle bir ihtimal varsa içimden bir ses bunun bir parçasının ‘zaman’ı yeniden düşünmekten, ‘yavaşlık’ı biraz daha merkeze almaktan geçtiğini fısıldıyor. Bir yandan da bu ihtimali en güzel ve girift şekillerde samimi ilişkilenme (intimacy) düşüncesiyle örebilirim gibi geliyor. Yani bir samimi ilişkilenme anında nasıl bir merak duyuyoruz? Derinliğinin tende, kulakta, havadaki titreşimlerde hissedildiği bir konuşmada nasıl dinliyoruz diz dize ya da göz göze oturduğumuz kişiyi? Nasıl dinlenmeyi bekliyoruz en incinebilir yanlarımızı gösterdiğimizde, en işlenmemiş, çiğ taraflarımızı paylaşma arzusu duyduğumuzda? Amacım bu sorulara cevap olacak bir tarif sunmak değil. Devam eden satırlar birlikte düşünme pratiğimden doğan daha da fazla sorularla döşeli hatta. Bir yere de çıkmayan bu yolda bir araya getirdiğim düşünürlerle, birbirine bağladığım sorularla ve kavramsal tahayyüllerden hareketle okuyucuda da türlü meraklılıklar filizlendirmeyi umuyorum.

Merak ve Özen/Bakım (care)

Cinselliğin Tarihi’nin ikinci cildinde Foucault şöyle diyor: “inatla tutunmaya değer tek merak, kişinin bilmesi yakışık alan şeyi asimile etmeye çalışan merak değil, kişinin kendinden kurtulmasını sağlayan meraktır.” (2) Merak içimizde beliren bir şüpheyi veya doğrulanma arzusunu doyurmak için de ortaya çıkabilir. Merak ediyor olmak ille de özenli bir dinleme pratiği, ya da özenli bir etik ilişkilenme biçimi anlamına gelmez. Nasıl bir merak özenli olabilir öyleyse? Bu soruyu hayatımda ilk kez sanıyorum María Puig de la Bellacasa’nın Matters of Care: Speculative Ethics in More than Human Worlds kitabı ile sordum. Puig de la Bellacasa için yeterli özen/bakım (care), öteki’nin ihtiyaçlarına duyulan bir merak ve bu ihtiyaçlara dair bir bilgi gerektiriyor. (3) Bu teoriyi samimi ilişkilenmelerle ilgili düşüncelerimle test etmekten geri duramıyorum haliyle. Bir (samimi) muhabbet sırasında karşımdakinin neye ihtiyaç duyduğunu umursamıyorsam, umursadığım durumda da onun ihtiyacının ne olabileceği veya onun ihtiyaç duyduğu şeyi ona nasıl sağlayabileceğim hakkında hiçbir fikrim yoksa, ona yeterli özeni gösterdiğimden bahsedilemez. Puig de la Bellacasa’nın teorisinin derinlikleri bizi çoğunlukla gezegenimizin üzerinde nasıl bir özen/bakım etiği düşleyebiliriz, yaşayabiliriz; insanlar ve insan olmayan varlıklarla nasıl daha iyileştirici ve sürdürülebilir ilişkiler kurabiliriz sorularına götürüyor. Ancak bahsettiği özeni/bakımı örneklemek için duraksadığı bir nokta var kitapta. Ben de oradan cesaretle samimi ilişkilenmelere uzatıyorum onun sorularından bazılarını.

Kendi tabiriyle meraklı, temel bir soru yöneltiyor okuyucularına: “Nasılsın?” Bu sade sorunun ilişkilerde samimi bir biçimde ne kadar az sorulduğundan belki de yakınmışızdır zaman zaman. Gerçekten nasıl olduğumuzun merak edilmediğini hissetmiş, karşımızdakinin nasıl olduğunu gerçekten merak etmemişizdir. Böyle bir merak, ne kadar basit gürünürse görünsün, kendinden bir çıkış hali gerektiriyor. En sade haliyle, dikkatini öteki’ne yöneltmek; soru dudaklarımızdan döküldüğü andan itibaren de o meraklılığın içinden bir kabuk gibi sıyrılıvermek (ve belki de “sıra bana gelse de kendimi anlatsam” uğultuları arasında nefessizleşmek) değil, aksine o merakın içine bir koltuğa yerleşir gibi yerleşmek; kendiliğin sesini kısarak ötekinin sesini duymaya odaklanmak… Puig de la Bellacasa “nasılsın” sorusunu “saygılı bir mesafeden, karşılaştığımız ve belki de bilmediğimiz (tanımadığımız) şeye/kişiye doğru alelade bir özenlilik” hali olarak görüyor. Bir diğer deyişle “kalabalık dünyalarda özenle/bakımla düşünmek için gerekli bir iletişim aracı.” (4)

 

Dinlemeye Dair Başka Bir Zaman Hayal Etmek: Acelecilikten Yavaşlığa

Puig de la Bellacasa’nın kitabı özen/bakım etiğini zaman kavramı ile birlikte tartışıyor. Yazının başında da bahsettiğim gibi, benim de dinleme, etik ve merak üzerine düşüncelerim zamansallığı, ötekinin zamanını ve dinlemenin zamanını farklı bir şekilde düşünme istenciyle birlikte şekilleniyor bir süredir. “Nasılsın” sorusunda yapmaya çalıştığı gibi, Puig de la Bellacasa duraklamaktan, yavaşlamaktan bahsediyor kitabında yer yer. Onun tartışması toprağın zamanına, ekolojik ilişkilenmelere doğru evriliyor, ben samimi karşılaşmalarımızda öteki’nin zamanı ile nasıl ilişkileniriz diye meraklanıyorum. Çünkü içimde susmayan bir inanış var: çok aceleciyiz. Bu aceleciliği insanın özünde olan bir nitelik olarak görmüyorum; örneğin ölümlülüğümüzün getirdiği bir panik hali gibi. Bence bu acelecilik daha ziyade içinde yaşadığımız, parçası olduğumuz tarihi, ekonomik, politik ve sosyo-kültürel koşullar altında oluşup içimize, dışımıza yayılan bir zamanı algılayış ve yaşayış biçimi. Bir açıdan (batılı) modernitenin zamanı da diyebiliriz. Burada belirtmeliyim ki bireyler olarak bu kapitalist zamandan ayrı olduğumuzu, yani sistemin bizim dışımızda bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu zaman algısının, normalleşmiş hayatta kalma şekillerinin bizi daimi olarak (bazen sinsice, bazen hunharca) türlü yönlere ittiğini ve şekillendirdiğini düşünüyorum. Günümüz kapitalist düzende ise zaman yalnızca kısıtlı veya geri döndürülemez bir şey değil, aynı zamanda milisaniyesine kadar potensiyel paraya çevrilmiş bir kaynak. Sürat, acelecilik, ve genellikle eşlik eden hassasiyetsizlik/özensizlik böylelikle kapitalist dünyalarımızda hayatta kalmanın bir alt koşuluna dönüşüyor. Materyal anlamda hayatta kalış şekillerimiz de ilişkilerimizi yaşayış biçimlerimizden, bilgi üretim şekillerimizden, kendiliği ve öteki’liği anlayışımızdan ayrı değil. Haliyle dinleme pratiklerimizde de özenlilikten, yavaşlıktan ziyade bir acelecilik mevcut. Az önce bahsettiğim “nasılsın” sorusunu soruşumuz bence buna basit bir örnek. İçinde yaşadığımız telaşlı ekonomik sistemde bir duraksama, o girdaba dönüşebilen hızlı tempoya sürüklenişe bir direniş biçimi olabilecekken çoğunlukla sosyal kurallara hizmet eden bir kibarlık göstergesine dönüşmüş.

Tam da bu hızlılık eleştirilerini, yavaşlığı düşünürken how to think adlı bir podcast’i kaydettiğimi gördüm dinlenecekler listeme. Kendini şöyle tanımlıyor bu podcast: “dinleme, iyileşme, adalet ve sevgi uğraşını yeniden merkeze alan insanlar arasında bir dizi yavaş sohbet.” (5) Dinleme deneyiminde okuma deneyimine aktarılamayan bir duygulanım ve dönüşüm hali var – aksak, akışkan, titrek. Serinin dinlediğim bölümü (beşinci bölüm) Omikemi ile Rajni Shah arasında bir muhabbet. Bölüm, sohbeti, dinlemeyi, konuşmayı alışkın olduğumuz kalıplardan sıyırıp ütopik, mahrem, içten, dönüştürücü bir deneyime dönüştürüyor. Yavaşlık, uzun duraksamalar (içime işlemiş aceleci tüketim alışkanlığıyla “internetim mi kesildi” diye sorguladığım oldu), derin veya kesik nefesler iki konuşmacının da genel tavrını oluşturuyor diyebilirim. Hiçbiri karşısındakini dinlerken acele etmiyor; bir şey söylemeden önce bazen sabırla kendilerini dinliyorlar, ki ben dinlerken bunu kişinin karşısındakinin olası sabırsızlığına veya sessizlikten rahatsız oluşuna dingin bir direnme hali olarak da duydum. Bazen de konuşan kişi bir dalganın altında yuvarlanıp giden taşlar gibi üst üste alt alta düşünceler ve duygular döküyor içine yerleştikleri sessizliğe. Neden bahsederlerse bahsetsinler (ki bence kategorize edilemeyecek kadar çok şeyden konuşuyorlar), üçüncü kişi olarak tanık olduğum şeyin kırk yılda bir denk gelinen, insanın kalbini yumuşatan, yanık cildine üfleyen bir sohbete kocaman bir cömertlikle davet edilmişlik hissi olduğunu söyleyebilirim. Peki bu hisleri bana veren neydi? Tabi ki sohbetin içeriği formuyla oldukça girift – incinebilirlik, özen, dinlemek, bilmek, karşılıklılık… Ama beni dönüştürücü bir duygulanıma iten şeyler duyumsadığım yavaşlık, özenli dinleyiş, ve savunmacı veya saldırgan alttonlardan tamamen arınmış bir konuşma pratiğiydi. Puig de la Bellacasa’da okuduğum özen/bakım etiği tasarısının bir muhabbette, ilişkilenmede nasıl olabileceğine sanki bir örnekti Omikemi ve Rajni Shah arasındaki sohbet. Öteki’ni aktif olarak sessizleştirmek üzerine kurulu bir küresel (politik, ekonomik) düzende, acelecilikle özdeşleşmiş zaman algısını bir kenara iterek ses, nefes ve suskunluk ile oluşturulan doğaçlama bir düet. Hislerin, fikirlerin, güvensizliklerin, çelişkilerin, kafa karışıklıklarının, ilişkiden doğan ve ilişkilenmeye meydan veren her şeyin bir dansı.

Gürültü, Çelişki, Çokluluk – Öteki ile Başka Türlü Karşılaşmak 

Lingis, iletişim dediğimiz şeyin yalnızca arka plandaki – ve de içimizdeki – gürültüyü bir kenara ittiğimizde meydana geldiğini söylüyor. (6) Bu fikirdeki “iletişim” hepimizin ulaşmaya çalışması gereken ideal bir ilişki biçimi olarak tanımlanmıyor. Aksine Lingis, batının hem öteki/farklı olanla ilişkisinin, hem de bilimsellik ve matematik aracılığıyla objektiflik ve aynı’lık etrafında organize olmuş bir dünya kurma azminin gürültüden arınmış bir iletişim takıntısı etrafında şekillendiğini öne sürüyor. Türlü gürültüler içinde kaldığımı hissettiğim bir anda bu bakış açısının gürültü’ye olumlamacı bir yerden yaklaşması hafif heyecanlı bir merak uyandırdı bende. Belki aynı “gürültü”den bahsetmiyorduk ama, Lingis’in fikirlerinin yine de içimde dönüp duran etik ilişkilenme merakına yakından dokunmaya başladığını sezdim. Şöyle diyor örneğin: “İletişmek, hususi, perspektifsel ve özgün olandan akıp gelen tüm işaretleri gürültüye teslim etmektir.” (7) Yavaşlamak, dinlemeyi aceleciliğin dışında bir zamansallığa oturtmak bu gürültünün zenginliğine açabilir mi bizi? Karşılıklı netlik, şeffaflık, ve hatta çelişkisizlik beklediğimiz ilişkiler kurma çabası aynı zamanda gürültüsüzlük beklentisi anlamına gelmiyor mu? Biricikliğimiz ancak ağlayışlarımız, mırıldanmalarımız, gülüşlerimiz ve gözyaşlarımızda, yani hayatın gürültüsünde bulunabilir diyor Lingis; oun dışında hepimiz ikame edilen, iletişimin efektifliği çerçevesinde veri aktarımı yapan varlıklarız.(8)

Lingis’e göre cümleler kurarken geçen zamanı kendi seslerimizin, farklılıklarımızın opaklığı dolduruyor. (9) Bu düşünceye ayrı bir yakınlık duyuyorum: opaklık (opacity) ve zaman kavramları bir süredir etrafımda dolaştırdığım meraklılıklardan. Karayipli düşünür ve şair Édouard Glissant’ın “opacity”sine gidiyorum hemen. Özellikle samimi, yakın ilişkilerde bu (reddedilemez) opaklık daha ciddi bir sorunsala dönüşüyor bence. Karşımızdakini açıkça, “çıplak” görmek isterken onun erişil(e)mez ve zorla görünür hale getiril(e)mez opaklığını, bulanık yanlarını vahşice “açığa çıkarmak,” görünür kılmak amacı güdebiliyor ilişki pratiklerimiz. Lingis’in dediği o seslerimizdeki reddedilemez opaklık – iç gürültümüz, mırıldanmalarımız, sesimizin ritmi, rengi, hafıfliği, ağırlığı, takılmalarımız, tekrarlarımız, konuşmalarımızın o spontane dansları – ise bir de zaman kavramına bağlanıyor. Bu da beni şöyle düşünmeye itiyor: o opaklığa, bizi biz yapan, başkalarıyla ilişkilenmemize kurucu sebep olan biricikliğimizi oluşturan opaklığımıza yeni bir etik ile yaklaşmak “zaman”a başka bir türlü eğilmekten geçiyor olabilir mi? Yani ben Sen’in sesinin opaklığıyla dolu zamanının var olduğu fikrine biraz daha dikkat kesilirsem, Seni “daha iyi” dinleyebilir miyim – sana daha özenli, umursar bir şekilde dokunabilir miyim? Yavaş bir dinleme pratiği bu opaklığa daha ilgili, hatta daha şefkatli bir şekilde kulak kesilmeme, ve haliyle seni sessizleştirmeden, baskılamadan dinlememe önayak olabilir mi?

Bir cümleyi kurarken geçen zaman çoğunlukla kısacık olabilir, ama o zamanı bir hamur gibi açmak veya akan bir suyun önünden çekilircesine yol vermek mümkün değil mi ilişkilerimizde? Karmaşık, zor veya can yakan bir şeyi söylemeye, konuşmaya çalışan bir kişinin samimi bir ilişkilenme anındaki duraksamaları, kekelemesi, meydandaki hisleri düşünüp tartması, ifade yolları araması bu dediğim yavaşlığa örnek olabilir. O noktada dinlemek dikkatlice durmak, öteki’nin ritmine kulak verip o spontane dansı yönlendirmesine izin vermek demek değil midir? Bir nevi Foucault’nun dediği “kendinden kurtulmak” gayesiyle merak etmek – muhabbeti kendilik halini sabitleştirici bir mengene olarak değil, kendilik sularını bulanıklaştıran bir akıntı olarak görmek.

Bu tahayyülü benim için bir nebze elle tutulur kılan şey çelişki ve çokluluk kavramları. Opaklık fikrine yakınlık duyuşum gibi, içimizde birçok çelişki, tutarsızlık ve birden fazla gerçeklikler barındırdığımız fikrine de yakınlık duyuyorum. Batının düşünce tarihinde ciddi bir yer kaplayan tekillik takıntısına karşı çıkan, faklı kültürlerden gelen yaşam, düşünüş ve ilişkileniş biçimlerini aktarmak gayesiyle batının bu kendi dışındaki tüm ötekileri sindirmeye, susturmaya, kendi gibi yapmaya odaklanmış sömürgeci sistemine meydan okuyan düşünürler (örneğin Glissant) bana hep umut ve cesaret veriyor. Rolando Vázquez, Latin Amerika’daki yerel kültürlerin düşünce sistemlerinden bir kavramı (“buen vivir”) avrupanın sömürgeci tarihinin bir parçası olan modernite düşüncesine yönelttiği eleştirisinde dikkatlice sunuyor okuyucuya. (10) Vázquez “buen vivir”i çokluk içinde yaşamak olarak çevirmiş. (11) Dinleme pratiğini sömürgeci/modern düzene meydan okuyan dönüştürücü bir düşünce olarak sunuyor ve ben de bu yüzden çokluluk ve özenli dinleme tasavvuruma dokunur buluyorum tartışmasını. Batı düşüncesinden miras aldığımız kendilik kavramı tekilliğiyle, bağımsızlığıyla ünlü. Oysa kişiyi ilişkisellikten doğan, ilişkisellikle evrilen, dönüşen, yaşayan bir varlık olarak algılamak da mümkün. Böyle bir algı farklı bir etik kurgulamamızı mümkün kılabilir. İlişkilerimizde, sohbetlerimizde öteki’nin (ve kendimizin) çelişkilerine yer açmak, çoklu doğrular, gerçekler olabileceğine ihtimal vererek dinlemek (ve konuşmak), çoğulcu bir kolektif varoluşu/kozmolojiyi, çokluk içinde/çoklukla yaşamayı daha hayal edilebilir kılmaz mı?

Ötekini susturmak veya kendi görüşünü, tavrını, düşüncesini sabitleştirmek için konuşmak değil de, öteki ile birlikte düşün(ebil)mek için konuşmak. Omikemi ve Rajni Shah’ın muhabbetinde dinlediğim karşılıklı konuşma ve dinleme pratiğinin böyle bir düşünceden doğduğunu seziyorum. O duraksamalar, dinlerken kendilik deneyimlerini dönüşüme açışları, öteki’nin yönlendirmesine cömertçe izin verişleri, ve kendilerini çelişkileriyle beraber görünür, incinebilir kılmaları – bunların tümü ve daha fazlası yavaşlamanın yanı sıra radikal bir ilişkisellik oluşturma arzusu ve çabasından geliyor. Birlikte düşünebilmekten, düşünmek istemekten. Ve sanki farkına varmışlar ki birbirinin çelişkilerini dinlemek aceleye gelmez. İç çekmelere, nefes tutmalara, tökezlemelere de zaman vermek gerek.

1  “To speak in order to establish one’s own rightness is to speak in order to silence the other.” (Lingis, p.296)

2  “the only kind of curiosity, in any case, that is worth acting upon with a degree of obstinacy [is] not the curiosity that seeks to assimilate what it is proper for one to know, but that which enables one to get free of oneself” (Foucault, sf.8).

3  “Adequate care requires a form of knowledge and curiosity regarding the situated needs of an ‘other’” (Bellacasa, sf. 90).

4  “… a basic curious question to my readers: How are you doing? I would like this question to sound like a mundane way of caring, within a respectful distance, for what/whom we encounter and we don’t necessarily know, a communication device required for thinking with care in populated worlds.” (Bellacasa, sf.92)

5  “A series of slow conversations between humans who recentre the work of listening, healing, justice, and love.”

6  Alphonso Lingis, “The Murmur of the World”, The Alphonso Lingis Reader, University of Minnesota Press, 2018.

7  “To communicate is to consign to noise the teeming flood of signals emitted by what is particular, perspectival, and distinctive in each thing.” (Lingis, sf.300)

8 “As efficient causes of expressions that convey information, we are interchangeable. Our singularity and our indefinite discernibility is found in, and is heard in, our outcries and our murmurs, our laughter and our tears: the noise of life.” (Lingis, sf.306)

9  “The time it takes to formulate those sentences is a time filled with the opacity of our own voices” (Lingis, sf.304)

10  Vázquez, Rolando. 2012. “Towards a Decolonial Critique of Modernity. Buen Vivir, Relationality and the Task of Listening.”

11  “living in plenitude”  

Kaynakça

1  Foucault, Michel. 1985. The Use of Pleasure: The History of Sexuality Volume 2. Translated by Robert Hurley. London: Penguin Books.

2  Lingis, Alphonso. 2018. “The Murmur of the World”, Tom Sparrow (ed.) The Alphonso Lingis Reader, University of Minnesota Press.

3  Puig de La Bellacasa, María. 2017. Matters of care: speculative ethics in more than human worlds. Minneapolis (Minn.): University of Minnesota press.

4  Shah, R., Omikemi, & 周 Gibbons F. 2021. Episode Five: Omikemi. Performance Philosophy, 6(1), 27 April 2021. https://doi.org/10.21476/PP.2021.61342

5  Vázquez, Rolando. 2012. “Towards a Decolonial Critique of Modernity. Buen Vivir, Relationality and the Task of Listening.” Raúl Fornet-Betancourt (ed.), Capital, Poverty, Development, Denktraditionen im Dialog:Studien zur Befreiung und interkulturalität, Vol 33, Wissenschaftsverlag Mainz: Aachen, pp 241­252.

 

1  Eidsheim, Nina Sun. 2019. The Race of Sound: Listening, Timbre, And Vocality in African American Music. Durham: Duke University Press.

2  A.g.y., 22.

3  Konuştuğum gönüllülerden bazılarının sözel aktarımlarından aldığım haliyle alıntıladığım bu dinleme kodlarının orijinali ifadeleri, sadece SPoD LGBTİ+ Danışma Hattı gönüllülerinin erişimine açık ‘Danışma Hattı Yönergesi’ adlı belgesinde mevcut. 

4  Rapordaki verilere göre, Danışma Hattı’nın 2020 yılının Mart-Haziran ayları arasında aldığı başvuru sayısı, 2019 yılının aynı dönemine kıyasla %85 artış gösterdi. Ayrıca 2019 yılında gelen telefon başvurularının %8,33 duygusal destek konulu iken 2020 yılında bu oran %38’e yükselmiş. Detaylı istatistikler için: https://spod.org.tr/wp-content/uploads/2021/05/Pandemi-Raporu.pdf.

5  Ihde, Don. Phenomenology of Listening

6  DiFruscia, Kim Turkot. 2010. “Listening to Voices: An Interview with Veena Das.” Altérités, vol. 7, no 1, 2010: 136-145. 

7  Voegelin, Salomé. 2014. Sonic Possible Worlds: Hearing the Continuum of Sound. New York: Bloomsbury.

 

Tünelin Ucundaki Kulak: SPoD LGBTİ+ Danışma Hattı Denizlerinden Bir Etik Dinleme Heterofonisi

- FULDEN ARISAN -

Bu konuşan kim? Müzikolog Nina Sun Eidsheim The Race of Sound kitabına, radyodan, telefondan ya da diyafon makinesinden gelen, yani sesi çıkaranın görünürde olmadığı seslere yönelttiğimiz bu soru üzerine düşünerek başlar. Eidsheim’a göre, ses ile kaynağının farklı duyusal alanlara ayrışmasıyla ortaya çıkan, Pierre Schaeffer’in ‘akusmatik’ olarak kavramsallaştırdığı bu soruya    verilen her cevabın altında bedensiz bir sesi dinleyerek bedeni tanımlayabilme iddiası vardır; çünkü sesin değişmez bir içsel hakikatten geldiğini, sahibinin özüne bizi doğrudan götürecek biricik bir geçit olduğunu düşünürüz. 

 

Fakat Eidsheim sese atfedilen bu biriciklik ontolojisinin aksine, “Bu konuşan kim?” sorusunun tek başına bir şeyler açıklamak konusundaki yetersizliğiyle ilgili olduğunu savunur. Bu yetersizliğine rağmen, sesten aldığımızı sandığımız tüm yanıtları, aslında toplumsal beklentiler ile eğitilmiş kulaklarımız verir bize. Çünkü ses, tekil değil, kolektif bir olaydır; ses doğuştan gelmez, kültüreldir; sesin kaynağı söyleyende değil, dinleyendedir. (1) Eidsheim, sese “konuşan kim?” diye sormak yerine, etik bir dinleme çerçevesi kurmanın ilk adımı olarak “Bu sesi duyan ben kimim?” sorusunu sormayı önerir. Sesin kaynağını sesi çıkarandan dinleyene aktaran, Eidsheim dinlemeyi dinleme olarak tanımladığı bu eylem ve duruşa işitsel refleksivite egzersizi olarak adlandırıyor. Bu aslında kesişiminde olduğumuz toplumsal pozisyonların ve hiçbir zaman azade olamadığımız iktidar ilişkilerinin içinde şekillenen kulağımıza ve dinleme pratiklerimize yönelmek anlamına geliyor. (2)

Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPoD) çatısı altındaki LGBTİ+ Danışma Hattı’nın tüm gönüllüleri, danışma hattının kurulduğu 2017 yılından beri kendilerine gelen telefonları “Ben Danışma Hattı’ndan Deniz, nasıl destek olabilirim?” sorusuyla açıyor. Tek başına hat açmadan önce temel bir eğitimden geçen ve hat gönüllülükleri boyunca düzenli olarak süpervizyon toplantılarına katılmak zorunda olan, hat başındayken bireysel kimliklerini bir kenara bırakıp anonim bir Deniz kimliğini üstlenen gönüllüler, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli şiddet ve ayrımcılık, ilişki zorlukları, açılma süreci, cinsiyet uyum süreci, askerlikten muafiyet süreci, cinsel sağlık, sosyal hizmet gibi alanlarda danışmanlık veriyor. “Yargılamadan, etiketlemeden, herkesin hikayesinin biricikliğinin farkında” (3) olan ve konuşanın kim olduğunu sormayan bir dinleme kolektifi olarak, farklı farklı şehirlerden, yaşlardan, mesleklerden LGBTİ+’ların dertlerini, hayallerini, kaygılarını, arzularını dinliyor.

 

SPoD’un web sitesinde yayımlanan 2020 tarihli pandemi raporu, (4) özellikle pandemi döneminde LGBTİ+ Danışma Hattı’na gelen arama sayısının çarpıcı oranlardaki artışını belgeliyor. Rapordaki verilere göre bu dönemde gelen aramaların yarısından fazlasının içeriğini, duygusal destek ve açılma süreci sorunları oluşturuyor. Yani karantina zamanında çok daha fazla LGBTİ+ kalmak ya da geri dönmek zorunda kaldıkları ve her daim güvende hissetmedikleri evlerden LGBTİ+ Danışma Hattı’nı arayıp sesini Deniz’e duyurmuş; hastalık kaynağından sapkın teröristliğe uzanan oldukça kapsayıcı bir marjinalleştirmeye maruz kaldığında, hat başındaki Deniz’den yalnız ya da yanlış olmadığını duymuş. Fiziksel bir aradalığa erişmenin halen külfetli olduğu ve LGBTİ+’ların kamusal alandaki seslerinin sakıncalı bulunduğu bu garip zamanlarda, hattın ucundaki Denizler hiç tanımadıkları ve gün geçtikçe çoğalan sesleri dinlemeye devam ediyor.

 

Peki Eidsheim’in ortaya koyduğu o temel etik soruya dönersek, SPoD LGBTİ+ Danışma Hattı “Tüm bu sesleri dinleyen ben kimim?” sorusuna nasıl cevap veriyor? Eğer sesin kaynağı çıkaranda değil dinleyende ise Danışma Hattı kendisine ulaşan sesleri nasıl duyuyor?  Aklımda bu sorularla Danışma Hattı’nın benimle görüşmeyi kabul eden dokuz gönüllüsüyle bireysel görüşmeler yaptım. Dinlemeyi dinleme egzersizi sayılabilecek bu görüşmeler esnasında, birbirini hiç tanımayan iki anonim kişinin kurduğu ‘akusmatik’ ilişkiyi anlamaya çalıştık ve bu ilişkinin sınırları üzerinden dinleyenin kim olduğunu aradık. Sonunda ortaya çıkan, bu dokuz kişinin her birinin kendi sesini kattığı ama aynı zamanda birtakım ortak sorumlulukları esas alarak oluşturduğu bir heterofoni oldu. Aşağıda deşifre edilmiş fragmanlar bu seslerin oluşturduğu heterofoninin; veya Don Ihde’nin dediği gibi “kendini kırılgan idealler yerine ‘bir aradalık’ta konumlandıran bir etik dinleme” (5) modunun transkripsiyonu olarak düşünülebilir. 

Deniz olmak 

Danışan Deniz’e dair hiçbir şey öğrenemez. Deniz orda danışan için var, gizlisin ve danışanı dinlemek için varsın.

 

Deniz güçlü biri, dinler, yardımcı olur.Benim için Deniz evden çıkmayan, evde oturan, başka hiçbir şey yapmayan bir tip; sadece evde telefon cevaplıyor.

 

Benim Deniz personam daha neşeli, sesi benden daha yüksek çıkıyor. 

 

Nasıl hepimizin farklı beyanları var ama çatı kavram olarak ‘kuir’i kullanıyoruz, Deniz de bizim kuirimiz.

 

Denizlik bana kolektif bir bilinç gibi geliyor. Hepimizin hattı Deniz olarak açması ve ortak bir amaçla o hattın ucunda durmak, bana o kolektif bilinci oluşturduğumuzu düşündürüyor. 

 

Hepimizin, Deniz personasının farklı bir rengi olarak ayrı ayrı katkısı var. Deniz aynı zamanda zırh gibi, saldırganlığı geçirmiyor, bazı duyguları bizim dışımızda tutmamızı sağlıyor. Ama benim için bazı duygular Deniz zırhından bile geçebiliyor, daha kırılgan duygular mesela, yardım edememe hissi gibi. 

Ben bireysel kimliğimden feragat etmiyorum, hattı açan hâlâ benim, ama profesyonel manada Deniz olan bir ben.

 

Birilerine yardım ettim, ilk kez böyle bir şey yapıyorum. Benim Deniz olmam, beni tanımamaları böyle bir his.

 

Anonimlik, anonimliğin gücü, gücün kırılganlığı  

Anonim olmak bana iyi geliyor. Danışan sadece benim sesim tonum hakkında bir yargıya sahip olabiliyor. Deniz olarak güvende hissediyorum, daha önyargısız hissediyorum kendimi. 

 

Bilmiyorum, anonimlik beni daha kırılgan yapıyor galiba. Tam tersini düşünüyoruz genellikle, yani anonim olmanın bizi koruduğunu. Tabii koruyor, ama söylediklerinle ilgili daha büyük sorumluluk duyuyorsun. Çünkü telefonun ucunda kendin olarak yoksun, Deniz olarak varsın. Kendi hatalarını kendi isminle üstlenebilirsin. Ama telefonun başındayken yaptığın en küçük hata senin değil Deniz’in oluyor.   

 

Güçlendirici buluyorum sanırım. Konunun ben olmaması, etiketlerden bağımsız bir şekilde varolmak. Hayır diyebilmemdir belki beni güçlendiren kısmı. Danışan beni merak ettiğinde ‘Hayır, sana gerçek ismimi, cinsiyetimi, cinsel yönelimimi söylemeyeceğim,’ diyebiliyorum rahatlıkla. Hattı koruma duygusu da güçlendirici hissettiriyor. 
 

Güvenli alan, etik çerçeve 

Bunun eşit pozisyonda dinlemekle ve arada hiyerarşi olmamasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Kişi hatta kim var bilmiyor. Tamamen etiketlerden bağımsız bir şekilde, kim açarsa açsın bizden duyabildiği tek şey ‘’Ben Danışma Hattı’ndan Deniz, nasıl destek olabilirim?’ 

 

Toplumsal normların belirlediği alanların dışına çıkınca damgalandığın için -bu benim için de geçerli, çünkü cinsellikten her yerde öyle rahat rahat bahsedemiyorsun, çoğu insan hoş karşılamıyor. Ama bazı şeylerin de konuşulması gerekiyor. Ben konuşabiliyorum, danışan da konuşabiliyor, aslında ikimiz için de güvenli alan açılıyor. 

 

Bu alan öncelikle danışanın var olabildiği bir alan, resmen tanındığı, ciddiye alındığı bir alan. Dertlerinin, kimliğinin kabul gördüğü, bunların üzerine beraber düşünülen bir alan. Bu alan gerekli, çünkü her yerde bulamıyor. Benim de bu alana ihtiyacım var. Uymuyoruz çünkü, bazı şeylere uymuyoruz n’apalım.

Ben etik çerçevemi halen çizmekteyim. Başlarda biraz tedirgin ediyordu bu beni, çünkü çok fazla danışan odaklıydım, ‘’Yeter ki onu kötü hissettirmeyim, o bana ne yaparsa yapsın,’’ gibi bir yerden bakıyordum ama zamanla rahatsız olduğum yerlerde etik çizgimi keskinleştirmem gerektiğini fark ettim. Benim için kendime dair bilgi vermek, anonim kalmamak çok doğru değil, bu ihlal edildiği zaman net bir şekilde aynı şeyi söylüyorum, farklı yerlerden girmeye çalışsa da danışan, kesinkes bir şekilde tavrımı koyup öyle ilerliyorum

 

Deniz personasının sınırlarından dolayı, örneğin on sekiz yaş altı danışanlara yardım edemediğimizde daha çok üzülürdüm, şimdi o kadar üzülmüyorum. Sınırlar da koruyucu nitelikte; hem karşı tarafı hem de bizi koruyor. Koruyucu nitelikte olduğu için, sınırların makul olduğu yerler bana da makul geliyor.

 

Sesi mümkün kılma gerekliliği (6)  

Çoğu zaman, birini dinlerken bile kendi söyleceklerimizi, anlatacağımız deneyimlerimizi düşünüyoruz. Hatta bir noktada ‘Artık şu sussa da söyleceklerimi söylesem’ diyecek oluyoruz. Ama burada hiçbir şey paylaşamazsın, yani duyduğun olayın aynısını yaşamış olsan bile. Senin kırılganlığın değil, karşındaki kişi önemli. Bu beni çok afallattı başlarda. Örneğin danışanın sözünü çok fazla kesiyordum, çünkü ben de konuşmak istiyordum. Bir sürü fikrim var bu konuda, sen beni aradın o zaman neden beni dinlemiyorsun.Ama o öyle değil. O seni dinlemek için aramadı burayı, senin onu dinlemen için aradı.

 

Hat sayesinde daha kapsayıcı dinlemeyi öğrendim ve şunu fark ettim; hem gerçek hayatımda, hem de hattaki personamda bazı şeylere daha az tepki veriyorum. Önceden bazı şeyler beni çok şaşırtırdı, daha abartılı tepkiler verirdim, ama hat sayesinde bazı şeyleri normalleştirdim, gündelik

hayatımda da böyle, arkadaşlarımın anlattığı şeylere daha az abartılı tepkiler vermeye başladım. Bunun bazen daha olumlu bazen daha olumsuz etkileri oldu arkadaşlarımda. Çünkü insandan insana değişiyor, bazıları çok büyük tepkiler bekliyor, bazı insanlar sadece dinlenilmek istiyor. 

 

Danışana alan tanımaya çalışıyorum, öğüt vermiyorum. Anlatılanı doğru anlamaya çalışıyorum ve çabamı hissettirmeye çalışıyorum. Empati kurmak her şeyi anlamak anlamına gelmiyor, ‘Ben seni duyuyorum, var olduğunu biliyorum’u danışana hissettirmek anlamına geliyor.   

 

Ben hep konuşan taraf oldum, çünkü bulunduğum çevrede kendimi savunmam, devamlı kendimi ifade etmem gerekiyor. Danışma Hattı ile bu biraz değişti, çünkü tamamen dinleyici konumundayım, özellikle duygusal destek içerikli aramalarda. Bu tür aramalarda arayan kişi her zaman içinde bir parça ben barındırıyor. Anlatılan birçok şeyi yaşamışım gibi geliyor, nasıl hissettiğini az çok anlıyorum karşıdaki kişinin. Danışan benim başkalarına söylediklerimi bana anlatınca rahatlıyorum, çünkü yalnız değilim hissi geliyor. Dinleme pratiğim gelişti, konuşma ile dinlemenin az çok dengede olması gerektiğini fark ettim. Çünkü bazen çok fazla konuşuyoruz ve bizi anlamayacak insanlara kendimizi çok fazla açıklıyoruz.

 

Dinleyerek var olma, konuşarak var etme

Bir şeyleri sözcüğe döküyor olmak, konuşuyor olmak... Ağzımızdan çıkanı kulağımız duyuyor, ‘Bunlar benden çıkıyor, demek ki artık bunlarla yüzleşme vaktim geldi.’ Çünkü kendi söylediklerimizin tanığı da biz oluyoruz. Yazarken pek öyle değil, çünkü o zaman bir filtrenin arkasında bırakabiliyoruz, düşündüğümüz şeyi değiştirmek için daha çok zamanımız var. Ama konuşunca, laf ağızdan dökülünce insan onunla yüzleşiyor. Bazı danışanlar ‘Sizi arama cesaretini ancak toplayabildim,’ diyor, bununla alakalı olabilir.   

 

Yaptığımız işin terapötik bir amacı olmasa da terapötik çıktılarının olduğunu düşünüyorum. Örneğin bazı danışanlar ilk kez hatta sınır bilgisi alıyor. ‘Ben senden ayrı biriyim ve benim senden farklı sınırlarım var’ cümlesini bu kadar net bir şekilde ilk kez burada duyan danışanların olduğunu düşünüyorum.

 

Sesini kazanamamış çok fazla insan var. Belki henüz kendini tanımlayamamış ya da çeşitli sebeplerden dolayı kendini dinlenmemiş gören kişiler, konuşmak isteyip, dinlenmek isteyip bir türlü nasıl yapacağını keşfedememiş kişiler. 

 

Birçok danışan, bırak başkalarına açılmayı, kendilerine bile açılmamış oluyor. Danışma Hattı bu açıdan çok önemli, görünür olmadan ulaşabilecekleri bir destek mekanizması. Telefon sayesinde görünür olmadan da o destek mekanizmasını kendilerine çekebiliyor.

 

Bir çoğumuz çocukluğumuzdan itibaren kendimizi bir fanus içerisinde koymak zorunda. Kendimizi korumak adına yalnızlaşma deneyimlerimiz oluyor LGBTİ+’lar olarak ve bence bu yüzden, duymak, birinin seni duyması, birinin seni anlaması oldukça önemli. ‘Ben buradayım, ben varım’. Yani ‘sen ordasın, ben seni görüyorum, kimse seni duymadı ama bak ben buradayım, ben duyuyorum’ diyorum. Kişinin varoluşuna dair bir umut olma bakımından, onun geleceğine dair, kendisine tutunabilmesi bakımından önemli olduğunu düşünüyorum bunun.  

 

Seste kalmanın özgürlüğü 

Sadece sesini duyduğunda alabildiğin tek şey var, bu arada sesten gerginliği de alabiliyorsun tabii ama, burada duygularla bağdaştırıyorum, danışan kendi söylemese cinsiyetini düşünmüyorum mesela, ya da söylediği şeye odaklanıyorum, o da bana dair başka sorular sormak istiyorsa tabii ki soruyor, cevap veriyorum vermiyorum. Yani özgürleştirici kısmı bu. Sesimle sınırlı ve onun öyle bir sınırlılıkta olması bana rahat hissettiriyor. Belki de danışana da güven veriyordur, görmemek.

Sadece seste kalmak daha özgürleştirici kesinlikle, çünkü başka duyular devreye girdiğinde düşünmem gereken ölçmem gereken beni yönlendirecek başka şeyler olacak. 

 

Danışanı görmek bana da kötü gelebilir bu arada, dış görüntüsü filan muhtemelen kafamda başka alanlar açacak ve benim ilişkilenmem o değil, başka bir çerçeve içerisindeyiz. Bence bütün lubunyalar hayatlarının bir noktasında görünümleriyle ilgili sıkıntılar yaşıyor. Burada kimsenin kimseyi görmüyor olması ayrı bir samimiyet ortamı yaratıyor bence. Çünkü yargılayabileceğin bir şey yok. ‘Overthinking’ yapabileceğin bir şey yok. Sadece konuşuyoruz. Görünürlük alanının biraz tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

 

Danışanları görmemem herkese aynı sıcaklıkta yaklaşmamı sağlıyor, çünkü onları görmüyorum, onların görünüşleri hakkında istesem de istemesem de bir yargım olmuyor, sadece dinlemiş oluyorum danışanı.  
 

Susmanın kıymeti

Gündelik hayatımda konuşurken sessizlikler bana çok kötü hissettiriyor ama Danışma Hattı’nda kötü hissettirmiyor, sessizliklerin gerekli olduğunu düşünüyorum hatta, bir mola olarak görüyorum, bu sessizliğin de aslında bu alanın güzel bir parçası olduğunu düşünüyorum, sessizlik bazı danışanları geriyor olsa da çünkü bence Danışma Hattı’nda susmak anlatmak kadar değerli.

 

Fiziksel mesafe & işitsel yakınlık

Başka başka şehirlerden insanlarla konuşmak; beyaz bir lubunya olarak, oturduğum yerden, kendi bakış açımdan, kendi zorluklarımdan çıkmak ve başkalarını dinliyor olabilmek, yaptığım şeyin nerelere değdiğini hayal etmek bana çok büyük bir duygusal tatmin veriyor.

 

Beraber sosyalleşemeyeceğim insanlarla telefonda bir araya gelip, aslında onların da benden çok farklı şeyler yaşamadığını görmek gibi bir deneyimim oluyor. Belki benimle benzer şeyler yaşıyor, ama onlar bambaşka bir dünyadalar, ben başka bir dünyadayım. Hayata kaptırıp giderken sanki bir tek biz varmışız ve bunları sadece biz yaşıyormuşuz gibi hissediyoruz. Bir yandan Danışma Hattı’nın böyle bir güzelliği var, bunları sadece ben yaşamıyorum, başka insanlar var, başka dünyalar var. Hikâyeler aslında değişmiyor, sadece kimlerin nasıl yaşadığı değişiyor gibi hissediyorum.

 

Buraya gelse odayı terk edeceğimiz insanlar olabilir, ama onların da dinlenilmeye ihtiyacı var. Bazen danışanın içselleştirilmiş homofobisine maruz kalmak tetikleyici olabiliyor, ama biliyorum ki içselleştirilmiş homofobi danışana da acı veriyor. Acı veren inançları biriyle beraber yargılanmadan irdelemek, söylenenlerin içeriği olumsuz olsa da dinlemeye devam etmek, o empati gıdası, insanı dönüştürüyor. Empati gıdası hepimize lazım, çünkü insan olarak ben, anlaşıldıkça, dinlendikçe büyüyebilirim.

 

Örgütlü olmayan, bizi ilk defa duyan, böyle bir hattın varlığını yeni keşfetmiş kişiler, çevreleriyle bireysel mücadelelerini veriyorlar, benim gibi. Arayan danışanlara, özellikle duygusal destek aramasıysa, her zaman ‘Bizi aradığın için teşekkür ederim,’ diyorum. Çünkü, ‘Ben seni duyuyorum, senin beni duyduğunu da biliyorum, anonim de olsa benim varlığımı biliyorsun.

Yani ben de yalnız değilim, bu yüzden sana teşekkür ederim.
 

Cinsiyetli beden & lubunya ses 

Danışanın sesi bazen lubunya gibi gelmiyor, o ne demekse, acaba şimdi ne gelecek diye merak ediyorum. İster istemez bazı etiketler içine koyuyoruz kendimizi ve yakın hissettiklerimizi. ‘Biz’ olmak için hep bir ‘onlar’ a ihtiyaç duyarsın ya, ‘bunlar LGBTİ+, yani bizden, ama onlar bizden değil’ diye konumlandırmak anlamına geliyor bu. Oysa kaba saba konuşan bir gey de olabilir, o kişi öyle bir ses tonuna sahip ve bizim desteğimize ihtiyacı olan bir lubunya olabilir.  

Geçenlerde bir danışan aradı ve çok endişeliydi, sesinden anladım, “ben endişeliyim” demiyordu, ama endişeli bir şekilde anlatıyordu, endişeli bir sesti. O danışanla çok uzun konuştum, kendimi ona çok yakın hissettim. Bu da ara ara oluyor hatta bana. Dış görünüşle ilgili bir şey değil de endişeli bir figür çiziyorum kafamda, böyle bir duygu atıyorum danışana. Sesi bir duyguyla birleştirmek, belki de konuşanı görmüyor olmam, seste yine böyle bir alan açıyordur, daha farklı şekilde ele almamı sağlıyordur belki. Ama yine de duygu atamaktan korkuyorum genellikle. “Bugün Deniz de bana üzüldü” demesin istiyorum.   

 

Sesten duygulanımları alabiliyorum ama sese cinsiyet atamamaya çalışıyorum. Ama bazen danışanın şivesi, aksanı farklı geldiğinde söylediklerini kaçırmamak için ekstra dikkat ettiğimi fark ettim şimdi. Bazı şeyleri anlamak ve incelemek için bir sürü kategorilere ayırıyoruz, sonra da yarattığımız bütün kategorileri yıkmaya çalışıyoruz, ama bu her zaman kolay değil.

 

Politik bir eylem olarak dinlemek 

Ben aktivistlerin çok hareketli bir hayatı olduğunu düşünürdüm. Bir aktivist stereotipi vardır ya, sokaktadır, hep bağırır. Ne bileyim olaylar olur, oraya gider. Gördüm ki illa öyle olmak zorunda değilmiş

 

Yaptığım işte gerçek bir aktivizm ruhu var. Çünkü şunu biliyorum, hattı açtığım bu odanın dışında benimle aynı fikirde olmayan insanlar var. Ama ben yine de odamın içinde bunu yapabiliyorum, hattı açmak için gereken güvenli alanı sağlayabiliyorum. Emeğimi veriyorum, zamanımı veriyorum, bunu hem karşıdaki kişi için hem de kendim için yapıyorum, çünkü ben hattı açarken kendimi gerçekleştiriyorum. Bunlar hâlâ bir şeyler yapabileceğime, pes etmeyeceğime dair inancımı tazeliyor.

 

Pasif bir aktivizm biçimi gibi geliyor, var olan politikaları değiştirmekten çok asıl öznelere ulaşmak ve bir birliktelik duygusu oluşturmaya çalışmak gibi.

 

Herkese hitap etmek gibi bir kaygımız yok, hedefimiz genel bir nüfusun farkındalığı için mücadele etmek değil, hedefimiz lubunyalar. Görünür olmaktan öte, daha özel bir temas olduğunu düşünüyorum bunun. İnsan insana ve dinleyerek yaptığımız bir aktivizm bu.

 

Asıl aktivizmin burada yürüdüğünü düşünüyorum, çünkü insanlar ilk bize açılıyor. İnsanlar ilk bizden yardım alıyor ve biz onları harekete geçiriyoruz. Hareketin görünürlüğünü çok dallı budaklı buluyorum. Çok ses var ama kimsenin sesi birbirine gitmiyor.

 

Benim sesim

Danışma Hattı benim sesimi ‘daha sesli’ hale getirdi bence. Hattı açtığımdan kimsenin haberi yok, kimse bilmiyor ve kimse bilmeden pek çok şey yapıyorum, insanlara dokunuyorum. Kimsenin haberi olmadan daha çok sesim çıkıyor, daha çok konuşuyorum. 

 

Önceden cinsellikle ilgili bu kadar konuşamazken, Danışma Hattı’yla birlikte hem bunu konuşmaya başladım hem de sağlıklı olanın konuşmak olduğunu fark ettim, çünkü konuşmadan karşındakine istediklerini anlatamazsın ya da rahatsız olduğun şeyleri de söyleyemezsin. Hatta konuşabiliyor olmak beni de değiştiriyor.

 

Sınır çizme açısından danışma hattının kendi hayatımı dönüştürdüğünü söyleyebilirim, hayır diyebilmem açısından. Önceden hayır demek çok daha zordu benim için, ya da istemediğim şeyleri yapmak durumunda kaldım pek çok kez. Hatla birlikte bunu birkaç kez söyleyince, kesin bir şekilde tavrını koymak gerçekten iyi hissettirmeye başladı, gurur duydum kendimle.

 

Etrafımdaki kişileri bir tık dönüştürmeyi istiyorum, eskiden bununla uğraşmazdım, kendimi yormazdım belki. Ama artık bazı şeyler beni çok daha fazla rahatsız ettiği için, etrafımdaki kişileri dönüştürme isteğim de arttı doğal olarak, bu yüzden sesim de arttı.

Farklılıklar arasında bir hat açmak 

Kırılgan idealler yerine bir aradalıkta kendini konumlandıran bir dinlemeyi dinlediğimizde neler duyarız? Şayet sesin kaynağı sesi çıkaranda değil, Eidsheim’ın öne sürdüğü gibi dinleyende ise, SPoD LGBTİ+ Danışma Hattı’nın gönüllülerinin hattın başında duyduğu ve burada bize duyurduğu çok fazla ses var: Arayanın sesi, dinleyen Deniz’in sesi, Deniz’i dinleyen gönüllünün ‘kendi sesi,’ bu sesi duyan Deniz’in sesi, Deniz’i duyan arayanın sesi ve farklı Denizlerin birbirini dinleyen sesi. Bu heterofonik sesler bütünü, aynı zamanda bir geri besleme döngüsü: Kaynağından koparak mekânlar, mesafeler, bedenler, farklar arası ilişkilerden oluşuyor. Bu sesler bütünü, seslerin birbirine karşı sorumluluğunun hem nedeni hem de sonucu. Kolektif bir durum olarak sesin farklı ve birbiriyle ilişkili katmanları.

 

Konuştuğum gönüllülerin sık sık kullandıkları “hat açmak” terimi, gönüllü olarak üstlendikleri görevin yanı sıra başka türlü bir ilişkilenme biçiminin metaforu olarak da düşünülebilir. Hat açmak, daha önce bağlantısı olmamış sesler için bir temas ihtimali, bir yol, bir patika açmak. Belki de lubunyaların temasını, dayanışmasını, bir aradalığını kırmaya çalışan bir düzenin altında açılan bir tünel—sesleri birbirine yakınlaştıran ve “görünür olanın altındaki görünmez hareketliliği, başka türden bağları, ilişkileri ve henüz duyulmamış başka seslerin—yani çok sesli bir ufkun ihtimalini açığa çıkaran” (7) bir tünel. Tünelin ucunda Denizler.

 

Çıt Çıt

- EVRİM KAVCAR - 

arabalı vapurun kapağı, Sirkeci
00:00 / 01:29

Bu doğumlar: 

Teresa bir karın gurultusundan doğmuşsa, Harem Sirkeci yolcuları da her gün karaya ayak basarken yanları sıra feribottan karaya inen araçların ağırlığıyla karaya vurup vurup kalkan o koca metal kapağın çıkardığı türlü seslerden doğmuşlardı. Bazılarımız gıcırtıyı andıran yavru martı seslerinden, bazılarımız apartman boşluğundan yükselen kavga gürültüden doğmuştu. Hidrofor sesiyle ölüp ölüp dirilenlerimiz de vardı; gece sessizliğinde öten elektrikli aletlerin fişlerini çekip ötenaziyi seçen de. “Dünyaya yeniden gelsen hangi sesten doğmak istersin,” diye sordu. Telepatik yöntemlerle sordu. Kurt Vonnegut’a sordu mesela. Sonra Mardin’de çöplükte dolaşan bir deri bir kemik köpeklere sordu. Anıramayacak kadar yorgun düşmüş yaşlı bir eşeğe, Ezidi göçünde hiç susmayan, müzenin bahçesinde tüylerini bıraka bıraka gezinen tavus kuşuna da sordu. Pek hazzetmese de çalışkanlığını takdir ettiği, sözde darbe zamanında aşka gelen fırıncıya da. Rwanda’da AIDS hastaları için gönüllü çalışan doktora sordu. Uganda’da bir ahırı okula çeviren, kendi çocuklarına da bu okulda eğitim veren öğretmene. Şehir hatları vapurundaki görevliye sormadı. O, burnundan soluyordu. 

 

Bir sessizlikten doğmuştu bazıları. Çekim alanı oluşturan, girdikleri ortama da sessizliği bulaştıran bir sessizlikten. 

 

Çöp kamyonunun çöpleri eziş sesinden doğmuştum oysa ki ben ve sesler ayrılmıyordu kokulardan. Martı çığlıkları da giriyordu işin içine. Mahallesine göre. Arka plandaki mahallenin, hava durumunun, belediye işçilerinin bağrışlarının ve tabi ki kornaların ve ambulans sirenlerinin de karıştığı bir sesti doğduğum ses. Metali, motor sesi baskın; ezilen plastik, kırılan cam, sıkışan ve pörtleyen sıvı atıkların çıkardığı türlü seslerle bezeli bir ses cümbüşünden doğmuştum, daha ayrıntılı hayal etmek isteyenler için bu daha bariz detayları evet verebilirim. Kendime beni doğuran seslerin çeşitliliğinden taçlar yapmıştım. Süslü püslüydüm ve dehşet zengindim kendimce. Elbet imrenişlerini ve beğenilerini de bir gün açık edeceklerdi geçerken kapı pencere kapayanlar. Nitekim geçenlerde alkışlara boğdular. Bir süreliğine. Dolsun kamyona suları aka aka koca poşetler! Koştursun temizlik işçileri! Yankılansın sokaklarda koca çöp bidonlarının kaldırıma çarpışları! Gelsin alkışlar! Ayakta alkışladılar böylece günlerce. Alkışlardan doğdum. 

Bu tanıklık, bu kaçış: 

“Hırsız onlar hırsız. Bu Afganlar var ya. Tırnakçı onlar tırnakçı,” diyerek geçiyor. Pazar arabasını sürükleye sürükleye. 

 

Galata Köprüsü. Metal levhalar var ya köprü boyunca. Zeminde. İki levhanın birleşim yerinde diz çökmüş, nefesini tutmuş, metalin metale sürtme sesini, ritmi değişken o gıcırtıyı dinliyor. Levhaya basıp geçenlerin adım seslerine, o seslerin hızına, şiddetine ya da yumuşaklığına tanık oluyor. Levhaların sesinin üzerinden, altından, yanından bucağından gelip geçenler. Tahtakale’den alışverişten dönen bir şahsın peşi sıra sürüklediği pazar arabasının bir ayağı kırık. Levhayı çizerek geçiyor. Pazar arabasının metal levhaların birleşim yerinden geçerken çıkardığı sesleri de, levhanın bir çizik daha edinişini de, “tırnakçı onlar, tırnakçı” diyen o sesi ve sesin barındırdıklarını da duyuyor. Kulak misafiri mi oluyor yoksa tanık mı. Bunun üzerine düşünüyor.  Metal levhalar, köprü kıpırdadıkça gıcırdıyor. Yeryüzünün levhaları oynadıkça nasıl sesler çıkıyor? Yer altında? Okyanus diplerinde? Kayan, birbirine sürtünen, sonra birdenbire üst üste biniveren levhalar. Kırılgan, dev levhalar. O levhaların kırılışının sesinden doğanlardan o. Dipten gelen o tarifsiz sesten doğanlardan... Dikkatini başka bir şeye vermek istiyor. Kalkıyor. Yürüyor köprü boyunca. Her bir olta atış sesinde dura dura. Köprü çok uzun geliyor. Sesinde ne var biliyor musun?* (8.10 Vapuru / Cemal Süreya) diyor  kafasındaki ses.  Hedef tahtasına fırlatılmış bir okun havayı delişinin sesi mi? Hayır. Galata Köprüsü boyunca. Gidiş dönüş. Vıjıııııt. Fiyüüüüt. Misinanın havayı ve havayla birlikte her şeyi en incesinden yarış sesi var. 

Fiyüt. 

Ve bu etik (nezaket?):

Asma yapraklarını kırmıştık onunla. Asmanın altına giriyorsunuz o çıt çıt sesinden doğru kırdığınızı anlıyor Ramazan amca. Doğru kırmanız lazım can çekiştirmeden tık diye çıt diye. Hava alması nefeslenmesi lazım yaprakların. 

 

Bu tanıklık: 

Kedi, genç adamın yakalamış olduğu balığa pati atıyor. Balık, oltadan sarkıyor. Adam, oltanın sapıyla kediye vuruyor. “Vurma kediye,” diyorum. Sakince. Kötü bir bakış atıyor. Genç bir adam değil; sevimsiz bir çocuk. Sanki kin var içinde. Ben mi yüklüyorum yoksa sevimsiz mi gerçekten. Kaymasın diye bezle tutuyor balığı. Oltadan kurtarıyor. Biraz ileride başka bir kedi patisini plastik kovaya daldırmış suda yüzen minik balığı tokatlıyor. Bir kız çocuğu gelip siyah bir kumaş geçiriyor kovaya.

Sevimsiz çocuğun olduğu tarafa yürüyorum maruz kaldığım yüksek sesli müzikten kaçmak, olta atma sesini daha iyi duyabilmek için. Ama çocuk doğru dürüst olta da atamıyor. Oltayı çıkarıyor denizden. Ekmek parçaları birikmiş oltanın ucunda. Şişman, kocaman bir ekmek topağı. Denizin yüzeyine çarptırıyor. Vurdurtuyor. Denizin yüzeyini oltanın ucundaki o ıslak ekmek topağıyla tokatlıyor. Ekmek topağı dağılıyor. Yüzeydeki denizanaları derinlere kaçıyor. Bayrak direklerinden biri kırık. Kumaşı tutan metal, ana direğe çarpıp duruyor. 

 

Bu Tekrar:

Can kulağıyla dinleyenin, dinlediklerine dair sorusu damardan mı geliyor. Karından mı geliyor. Tüm içleri besleyen bir kaynaktan mı? Nereden?

 

Bu ihtiyaç: 

Düşünmeye müsaade eden şahane bir sessizlik.

Bu hassasiyetler: 

Sinirlerim bozuluyor ezan sesine tövbe tövbe estağfurullah Allah beni affetsin nevrim dönüyor ellerim titriyor kulağımı tıkasam olmuyor kaçsam ayaklarım tutmuyor. Kısın yavrum sesini dedim kaç kere hehe diyor kısmıyor. Yaşlıları gözden çıkarmışlar kimse dikkate almıyor. Sabaha karşı bir de hoparlörler cızırdıyor. Müezzinin sesi yükseldikçe patlak hoparlör, daha çok cızırdıyor. Sonra karşı çatıdaki yavru martılar tir tir titriyor. Daha gün doğmadan sinirlerim bozuluyor. Kalp çarpıntısı başlıyor. Bitecek. Tüm gün sürmeyecek biliyorum ama uzuyor da uzuyor. Bitse de yine başlayacak ya. Bir endişedir başlıyor. Tek de değil beş! Beş caminin ortasındayım. Torunumun tabiriyle durum çok leş. En yakındakine sözüm geçer belki dedim ama geçmiyor. Torunu oturttum. Dilekçe yazdırttım diyanete. Çocukcağız başın derde girmesin pamuk anne dedi şimdi durup dururken. Duramıyorum ben kuzum dedim. Yattığım yerden. Yatalak halimde duramıyorum deyince bir tuhaf oluyor. Bilmez miyim. Sesinde bir gülümseme; saygısından tutuyor kahkahayı. Tutma tutma diyorum. Ay duramıyorum bu sesten diyorum. Tutmayan bacaklarıma bakıp, ojeli tırnaklarımı oynatıp. Bedenimden yemişim kazığı. Kafam sağlam. Azcık da wasabi var sesimde. Japon Konsolosluğunun verdiği davette kibarlıktan gına geldiği ve sıkıntı bastığı bir sırada yemiştim de sesimden yerleşmişti o gün ateşi. Aaaaaa! Ezan başlıyor. Yine başlıyor. Tavana doğru duramıyoruuuuum diye bağırıyorum. Tavandan sarkan elektrik kabloları titriyor. Lambayı çıkardı torun gözümü rahatsız etmesin diye bastı bacak bir lamba koydu odaya. Loş ışık. Işık hoş da bir müezzin susuyor diğeri başlıyor. Duramıyoruuuum diyorum. Bir gülme tutuyor. Ağladığım pek olmuyor. Elimdeki plastik ördeği sıkıyorum. Ciyk ciyk. Ciyk ciyk. Tutamıyorum kendimi yine arıyorum tabi. Getirin megafonu ben okuyayım yavrum diyorum. İmam Hatip’e başladığın zamanı bilirim senin diyorum bak. Daha öncesini de söylemiyorum. Yutuyorum. Kuran kursu birincisi olduğun ve bakışlarının donukluğunu fark ettiğim o günü hatırlarım demiyorum. Ailenin gururla kapımızı çalıp da seni önümüze sürüp birinci oldu oğlumuz dediği, takdir beklediği, içerde burs vermesi için ikna ettiğim okul aile birliği başkanının da çıkıp bu mu öğrenci adayımız dediği o günü yutuyorum. Kaydını yaptırmayan aileni. Senin yerine burs alan diğer çocuğun kazandığı üniversitenin yurdunda yangında sesini duyuramayıp da yanarak öldüğünü. Getir megafonu getir yavrum mikrofonu getir hoparlörü getir diyorum. Tüm dünyaya da eş zamanlı yapın yayını ben okuyacağım bundan sonra duaları. TRT radyoda ses sanatçısıydım ben diyorum. Alo Alo? Telefon çekmiyor teyze diyor. Rol kesiyor hadsiz kitapsız. Kapatıyor. 

Plastik masalara atarcasına bırakılan kül tablaları.

 

Bu Tekrar:

Can kulağıyla dinleyenin, dinlediklerine dair sorusu damardan mı geliyor. Karından mı geliyor. Tüm içleri besleyen bir kaynaktan mı? Nereden?

müsilajlı doğaçlama, Üsküdar,Temmuz 2021
00:00 / 02:53

Sesi Geri Kazanmak

- AREK QADRRA - 

top.lu.top.lu.luk.kol.lajArek Qadrra