#3

- DOĞUKAN ŞAYAN -

 Sekme Yayın Kurulu Adına 

"If I look back I am lost"

- Daenerys Targeryan

Bir sanat galerisinde her resmin önünde ortalama ÜÇ saniye geçirilir. ÜÇ tekerlekli bisiklete trisiklet denir, bu sözcük Yunanca “treia” yani ÜÇ ve “kyklos”, yani tekerlekten gelir. En meşhur dinazorlardan Triceratops “ÜÇ boynuzlu yüz” demektir. “Buz ve Ateşin Şarkısı” serisinin karakterlerinden Daenerys Targaryen ÜÇ ejderha anasıdır. Bir maçta ÜÇ gol atmaya İngilizcede "hat trick" denir. Triatlon ÜÇ etaplı bir yüzme, koşma ve bisiklet yarışıdır. ÜÇ renk şeridinden yapılma ulusal bayraklar arasında en bilineni Fransız bayrağıdır. Alexandre Dumas'nın romanındaki ÜÇ Silahşör, Athos, Portos ve Aramis'tir. Dante'nin İlahi Komedya'sı ÜÇ sayısı çevresinde döner ve Kutsal ÜÇleme'ye göndermedir. Kitabın ÜÇ kısmı vardır Inferno, Purgatorio ve Paradiso - her biri terza rima (ÜÇ dizelik kıtalarla) yazılmış 33 kıtadan oluşur. Eski Mısırlılar, Babilliler ve Romalıların hepsinde tanrı üçlemeleri vardır. Roma (Yunan) ÜÇlemesi Jüpiter (Zeus), Neptün (Poseidon) ve Plüton (Hades) idi. Jüpiter'in simgesi ÜÇ çatallı şimşekti, Neptun'unki ÜÇ dişli mızrak ve Plüton'unki ÜÇ başlı köpek. Hindular Yaratıcı Brahma; Koruyucu Vişnu ve Yıkıcı Şiva ÜÇlemesine tapar. Yahudilerin sembolü Davud Yıldızı iç içe iki ÜÇgenden oluşur. Hıristiyanlıkta Kutsal ÜÇleme (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) vardır. İslam’da “Allah’ın hakkı ÜÇtür.” denir. En sağlam şekil ÜÇgendir. Dünya, Güneş'ten sonraki ÜÇüncü gezegendir. Beyaz ışık ÜÇ temel renkten oluşur: kırmızı, mavi ve yeşil. 

Zaman ÜÇ katlıdır: geçmiş, şimdi ve gelecek.

 

Ve Sekme’nin ÜÇüncü sayısının teması “İMÇ” ÜÇ harften oluşur. 

 

Eskimo dilinde ÜÇten sonrasına yalnızca “ÇOK” denir. ÇOK sayımızı çıkaracağımız güzel günlere...

 

Editörden

- VARDAL CANİŞ -

"Günc-i mihnette rakiba beni tenha sanma

Yar ger sende yatursa elemi bende yatur''

- Bağdatlı Ruhi

[Rakibim, beni ayrılık köşesinde yalnız kaldım sanma

Yar senin koynundaysa, elemi de benle yatmakta]

 

- Sehl-i mümteni, az laf ile derin anlam kurma sanatıymış. Koca bir editör yazısından vaz geçtim Bağdatlı Ruhi'nin şu beyitini görünce.

sevgiler, caniş

 

Görünenin Ötesinde

- MEKANDA ADALET DERNEĞİ -

© Emirkan Cörüt
© Emirkan Cörüt

press to zoom
© Emirkan Cörüt
© Emirkan Cörüt

press to zoom
© Osman Sadi Temizel
© Osman Sadi Temizel

press to zoom
© Emirkan Cörüt
© Emirkan Cörüt

press to zoom
1/37

Yürüyerek tarihle, mekanla, farklı toplumsal gruplarla ilişkiler kurduğumuz, bilgiye aracısız erişim imkanı yarattığımız MADyürüyüşler'de rotamızı Unkapanı'na çevirdik. Unkapanı yürüyüşümüzde İstanbul'un sürekli değişen eksen ve sınırları içinde yeni bakış açıları yaratmaya; şehrin çok yüzlü kişiliğini anlamaya ve görünenin ötesindekini ortaya koymaya çalışıyoruz. Haliç Metro Köprüsü'nden başlayarak Atatürk Bulvarı boyunca ilerliyor, İMÇ ve İstanbul Belediye Binası'na uğradıktan sonra yönümüzü Şehzade Cami'sine çevirerek Süleymaniye eteklerinde yürüyüşümüzü sonlandırıyoruz. Rotamız boyunca mega projelerin tarihsel bağlamını, Tarihi Yarımada'nın mimari hafızasını ve mozaik sanatını, Süleymaniye çevresi-göç ilişkisini ve kentte, gündelik hayat içinde görünmez olan detayları konuşuyoruz.

  • Spotify
  • YouTube
Apple_Podcast.png
 
 

Mekansal Altlık Olarak İMÇ: Potansiyeller, Karşılaşmalar, Tesadüfler

- AYBİKE BATUK, İLKE ZEYFEOĞLU, SELİN ERDEMİRCİ -

Aybike Batuk, İlke Zeyfeoğlu ve Selin Erdemirci üç mimar / akademisyen olarak İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nı mimarlık pratiği içinden başlayarak tartışmaya açtılar. Üzerine genel geçer bir anlatı üretmenin mümkün olmadığı açık bir sistem olan İMÇ’yi yaşantıyı ve deneyimi çoğaltan bir altlık olarak yorumlayan mimarlar, bu potansiyeli üreten İMÇ’ye içkin nitelikleri mimari jestler, yaklaşımlar ve izler üzerinden ele aldılar. Devamında ise mekanla kişisel karşılaşmaları üzerinden inşa ettikleri İMÇ anlatılarını mekanın tektonik nitelikleriyle üst üste düşürerek aktardılar.

İMÇ-SelinAybikeİlke.jpeg
  • Spotify
  • YouTube
Apple_Podcast.png

İMÇ Birinci Blok

- ONUR ATAY -

İncelemekte olduğunuz maket, İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı’nın, Saraçhane mevkiindeki yapısının birinci blokunu 1/200 ölçekte yorumlama amacını taşır. Toplamda 6 bloktan oluşan yapı grubunu en iyi tanımlayacağı düşünülerek birinci blok örnek olarak seçilmiştir.

 

Maket içeriği 4 blok, bu blokları birbirine bağlayan teras ve tüm yapının oturduğu baza şeklinde yorumlanmıştır.
 

Maketin ana yüzeyleri renksiz, kıvrılıp katlanarak bir yapıştırıcı yoluyla tutturulacak bağlantı kısımları ise koyu gri olarak betimlenmiştir.
 

Sağda görebileceğiniz izometrik parçalar, maketi yaparken size yardımcı olmak üzere yerleştirilmiştir; maketi yaparken de yine sağdaki düzende ilerlemeniz tavsiye edilir.
 

Maket, dijital ve fiziksel ortamda çoğaltılabilir, paylaşılabilir. İdeal ölçüler için her sayfayı A4 boyutta çıktı almanız ve 100 gr ve çıktılarda üzeri ağırlıkta kağıt kullanmanız tavsiye edilir.
 

Bu işin üretilmesinde emeği geçen Kemal Öztürk’e teşekkürlerimle.

 

Kamusal Alanda Sanat Eserlerine Müdahale: Tahribat mı, Katkı mı?

- ELİF BEREKETLİ feat. VARDAL CANİŞ, AYRİS ALPTEKİN RemiX -

"Elif Bereketli ile yapacağımız İMÇ'deki seramik ve mozaik panolları, rölyefleri ve heykelleri gezip üzerine ne konuşacağımızı merak ettiğim tur önce Elif'in iş yoğunluğu sebebi ile iptal olmuştu, ben de yoluma sevgili Arda Yaman ile devam etmek üzerine konuşmuştum. O gün çekim için İMÇ'ye giderken Arda'dan rahatsızlandığı haberi geldiği sırada, Elif'ten de 'Keşke birlikte yapsaydık, vaktim var uğrasam mı?' minvalinde bir mesaj geldi. İşte böyle planlı/plansız ama oldukça vakitsiz bir gündü bugün. Elif günü kurtardı, teşekkürler Elif bebek, ve geçmiş olsun Arda bebek."

- Vardal Caniş

 
 

YEŞİLÇAM feat. UNKAPANI 

- ZEYNEP DADAK X VARDAL CANİŞ- 

"Yeşilçam ve plakçılar çarşısının sansür ve yasaklar karşında dayanışması ve yıldızlarının sönmesi. Hayali bir mekan İMÇ. Yönetmen Zeynep Dadak ile Unkapanı'nda dolaştık."

- Vardal Caniş

  • Spotify
  • YouTube
New Project-3.png

Fotoroman

- VARDAL CANİŞ - 

"Derginin temasını unkapanı plakçılar çarşısı olarak belirledikten sonra İMÇ'yi her fırsatta ziyaret etmek için bolca zamanım oldu ve tek başıma gezmeyi ne zamandan beri sevdiğimi düşündüm. Bu tarihin izini sürmek için geri gittiğimde ne kadar eskiye dayandığını görmek şaşırtıcı oldu benim için. Zamanda gezinmek, kendi hafızamda turlamak çeşitli serüvenlerle dolu oluyor. İMÇ'de tek başına salınan bir hayalet de galiba bir zaman yolculuğu yapıyor, sanıyorum ki gezinmenin kendisi de başlı başına bir serüven."

- Vardal Caniş

 
 

Gönül Çalma Listesi

- UZELLİ -

1- ali avaz.jpg

Metin Uzelli'nin yardımlarıyla ve onun anlatılarını kaynak alarak hazırladığım listeye, ne zaman bir müzik seçkisi hazırlasam verdiğim ortak başlık ismi ile karşınızda... Gönül Çalma Listesi

Ali Avaz, Tayip Geliyor Tayip - Siyaset Tavernası

(albüm, yıl 2013)

Ali Avaz 1936, Harput doğumlu. Ankaralı Turgut, Başkentli Çıtır Burhan'ın atası olur kendisi. Çeşitli parodiler, taşlamalar yazıyor. 'Süslü Sülü'den önce 'Kır Atına Bin Gel Sülü' varmış arkadaşlar. Özal Kurşunu en bilinen şarkılarından ve sözleri sebebi ile toplatılan onlarcasından biri. Suna Pekuysal ile yaptığı düetleri ve kendi taşlamaları sebebi ile yargılanıyor, hatta Cem Karaca'ya yaptığı 1 Mayıs pladığı sebebiyle 141-142 maddelerinden 30 yıla kadar hapsi isteniyor. Sahneye çıkmamasının sebebi ise kendi tercihi. Bir kere Almanya, Bochum'da Gökhan Güney sahneye çağırdığında, şarkıcı kimliği ile ilk kez sahneye çıkmış, onda da "ne alkışlıyorsunuz eşekoğlueşekler" diyerek seyirciye muhalefet ediyor. Her dönemin muhalifi ama Özal dönemi yaptığı taşlamalar maddi mahvına da sebep oluyor. Yasaklar, toplatılmalar, telif hakları ihlalleri derken... Son izlediğim röportajında sitemle ama gocunmayarak kızının evinde yaşadığından bahsediyordu. 

Zamanında çeşitli prodüksiyon plak şirketleri kuruyor Topkapı, Sun, Avaz, Elektrofon, Evren, biri diğeri de o dönemki kırığı Gönül Akkor'un ismini verdiği Gönül Prodüksiyon. Prodüktörlüğünde keşfettiği, albüm çıkardığı isimler arasında Mine Koşan da var, Erkin Koray da, Arif Sağ da...

Ali Harputlu olarak da biliniyor -gerçek soyismi Avaz. Sebebini anlatırken başa döneyim; küçükken taşındıkları İzmir'den haşarılıkları sebebiyle babası tarafından amcasının yanına Elazığ'a gönderildiğinde 12 yaşında ve ilk piyesini yazıyor, halkevleri yarışması için ve 2. oluyor. Bu tip durumlar açıklanması çok güç geliyor bana, hayranlık duyuyorum, tiyatro ile ilişkisi aynen devam ediyor ve Ali Harputlu Tiyatrosunu kuruyor. Sonrasında da bir sürü filmin yazarı, yönetmeni ve oyuncusu oluyor . Alman Avrat 40 bin Mark, Sarı Öküz Parası, Hacı Ağalar Kralı - 7 Bela Hüsnü adı ile çekiliyor, zaten yazdığı birçok film ismi değiştirilerek Kemal Sunal'a çekildiğini söylüyor. Bir karşılaşmalarında bunu Kemal Sunal'a da söylüyor ama Sunal'ın bu durumdan haberi yok. 

(kaynak: roll dergisi derya bengi, zeki coşkun söyleşisi - şubat 1998, sinema dergisi yakup sancı röp. - temmuz 2010)

Mevlana: 201 kodu ile Uzelli'nin bastığı ilk kaset. 

Albümde yer alan bazı isimler şöyle: Daha 2 aylıkken analığının gözlerine döktüğü kezzap sebebi ile kör olmuş gönül gözü açılmış dedikleri, Yeraltı Camii hatibi hafız Ali Üsküdarlı'nın Sadettin Kaynak, Sadettin Heper'in talebesi Kani Karaca, Nat-ı Mevlana eserini okuyor. Gavsi Baykara'nın öğrencisi olan Şeb-i Arûz Törenlerinde Neyzen HAlil Can'ın vefaatinin ardından Neyzenbaşı olan Aka Gündüz Kutbay'dır. Sayan müzikten çıkan Dağlar Dağlar plağının kapağında Barış Manço ile birlikte ismi yazan eşsiz kemençe icracısı müzisyen Cüneyd Orhon.

2- mevlana.jpg
3- grup turbo.jpg

Nurtaç Düzgit ve Grup Turbo, Mavi Mavi - Mavi Mavi

(albüm, yıl 1986) 

İbrahim Tatlıses ile patlayan mavi mavi türküsü, o dönem farklı varyasyonlar ile birçok başka müzisyen tarafından söylenmeye başlıyor. Herkes dökülenleri toplamaya çalışırken, Grup Turbo yorumu ile çıkan kaset 1 milyonu aşarak ortalığı silkeliyor.

Aşık Mahzuni Şerif, Selim - Selim (albüm, yıl 1981) 

Kendi dizeleri ile Aşık Mahzuni " Tevvelüdüm merak ise miladî otuz dokuz / Kasımın on yedisinde Zeynel babadan geldim / Döndü anaya rahmolmuş, ehlibeyt meftunuyuz / Ben faninin acısına seyrü sefadan geldim"  anlatıyor dünyaya gelişini.

Selim albümü, Türkiyede basılıyor fakat Almanya'da yayınlanıyor siyasi sebeplerden ötürü. Şarkıları ve bazı dergilere yazdığı yazıları nedeni ile 70'li yıllarda sahneye çıkması ve yurt dışına çıkması yasaklandı, idam ile yargılandı, hapse mahkum edildi, işkence gördü, tırnakları söküldü, elektrik verildi... İşte bu tip sebepler ile. Yasaklı olduğu dönem açtığı plak dükkanını işletti, müzikten uzak kalışını "balık denize nasıl bakıyorsa bende türkülere öyle bakıyordum" diye anlatır, işkence gördüğü sırada, dışardan bi yerde kendi türküsünün çalındığını duyduğunu da. Kalbimiz parçalanıyor. 

4- aşık mahzuni şerif.jpg
5- nur yoldaş.png

Nur Yoldaş, Saki - Sultan-ı Yegah (albüm, yıl 1982) 

Ne Nur Yoldaş, Ne Ergüder Yoldaş hakkında bir iki kelamın haddim olmayacağı kanısındayım. Onun yerine, neden daha az dinlendiğini bilemediğim Elde Var Hüzün albümünü, Albümden de Döne Döne şarkısını önererek; 12 yıllık Büyükada serüveninin başlamasının sebebi olduğunu söylediği, 'piyasada iş yapamaması' hakkında Ergüder Bey'in, Unkapanı müzik piyasası için düşündüklerini noktasına dokunmadan aktarmaya geçiyorum:

"...Unkapanı güdümlüdür. Onu güdümleyenler, söz yazarları ile amatör müzisyenlerdir. Unkapanı o güdümden kurtulamıyor. Çünkü profesyonellerle çalışmak gibi bir eğilime sahip değiller. Profesyonel müzisyenler hakkında hiçbir bilgileri yok. Müzik, yurdun gerçeklerini, insanını tanımakla ilgili bir şey. Aynı şekilde, bugünkü konservatuarların durumu da böyle. Onlar da yurdun gerçeklerini tanımaz ve buna uygun müfredatlar geliştirmez. Bunun için de opera bütün sene oturarak zaman geçirir. Senelerdir hiçbir şey yapmıyorlar. Devlet senfoni orkestraları her cumartesi sabahı konser verir. Kimse gitmez. Herkes oturuyor. Repertuar seçenler, hiçbir zaman insanları düşünmediler. Kendi eğitimleriyle ilgili olarak geliştirdikleri kavramlarla onlara yaklaşmaya çalıştılar. Ama bu geri tepti. İlgilenen olmadı. Şehirdekiler, varoşlardaki insanların arabeskine eğilim duydular. Bir Teselli Ver mesela Caddebostan’daki konser salonlarında çalınmaya başladı. Bu kültürdekiler Robert Koleji öğrencileriydi. Operayı, senfoniyi seçmediler. Çünkü kendilerini bir gösteri alanına çıkıyormuş gibi hazırlamışlardı. Müzik gösteri değildir, temaşa sanatı değildir. Müziğin insanla ilgisini koparttığın zaman neden ilgilenilsin?" (Aksiyon, eylül 2007 - ergüder yoldaş röp)

 

Hakkındaki yazılanlardan bir derleme için: 

adalarpostasi.com/2016/01/27/2783/

(Not: ilk Öncü Plak tarafından yayınlanan bu albüm kaset formatında Uzelli tarafından yayınlanmış, daha sonra Metropol Müzik'e devredilmiştir. )

Neşet Ertaş, Hata Benim - Hata Benim (albüm, yıl 2000)

Can Dündar'ın hazırladığı "Bir Ayrılık", "Bir Yoksuzluk", "Bir Ölüm" adlı üç bölümden oluşan Garip belgeli, Neşet Ertaş'ın babası ile ilgili bir anısı anlatması ile başlar. Neşet Ertaş'ın saygıdan babasının yanında bağlamasını çalmadığını da hesaba katarsak, ben de Neşet Ertaş'tan, onun babası ile ilgili aralarında geçen bu sohbeti aktararak bahsetmek isterim. 

" Baba dedim, neden sen kendin beste yapmıyorsun türkü üretmiyorsun dedim. Oğlum dedi, ozanlar birbirinin devamıdır dedi, eğer benim demek istediğimi benden evvel gelip giden bir ozanımız yazmış gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır, saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım dedi."

(Not: İlk olarak Uzelli'den yayınlanan albüm ilerleyen yıllarda Hasan Saltık'ın Neşet Ertaş'a ait eserleri bir araya getirerek ozana iade etmesi projesi kapsamında Kalan Müzik'e devredilmiştir.)

7- ibrahim güzelses.jpg

İbrahim Güzelses, Sarhoş Baki - Sarhoş Baki (albüm, yıl 1984) 

Nam-ı diğer İbrahim Erkal! Şenses, Hazinses, İçlises, Tatlıses, Gürses, Güzelses, Sesigüzel... furyasının son temsilcilerinden. Albüme ismini veren Sarhoş Baki'yi Kahtalı Mıçı da çok güzel söylüyor, tam mezelik bir şarkı.

(Not: Uzelli'den yayınlanan albüm ilerleyen yıllarda sanatçının kendisine devredilmiştir. Çok büyük üne kavuşan sanatçı bu albümün gündeme gelmesinden duyduğu kaygı nedeniyle albümü devralmak istemiştir.)

8- azer bülbül.jpg

Azer Bülbül, Çingildiye- Esmerin Adı Oya (albüm, yıl 1985) 

Lokal sex, drugs, rock'n'roll müzisyenimiz; biraz batak önce, sesindeki vibrasyonu keşfetmesinden az evvel. Ara sıra traji komik hikayelerini ekşisözlük'ten okumayı pek severim. Sır gibi sakladığı gerçek isminin Subutay Kesgin olduğunu asker kaçağı olduğu dönem öğrenmiştik.

9- ferdi tayfur - konser.png

Ferdi Tayfur, Derbeder - Konser

(albüm Almanya/ Dortmund Konseri, yıl 1982)

Orkestrada Ferdi Tayfur'a eşlik eden Türkiye'nin en önemli tonmaysterlerinden Sıtkı Acim, Ertan Anapa gibi isimler var. Aynı konserde Filiz Akın ve Nazan Şoray da sahne almıştır. Albüm kapağında Cilalı İbo bile var, sanıyorum konserde sahne alıyordu, hakkında yazılı bir bilgiye ulaşamadım. 

Durmuş Çiğdem, Şiki Şiki Baba - Şiki Şiki Baba (albüm, yıl 1983)

1984, Atla Gel Şaban filmi ile meşhuriyetinin doruklarına çıkıyor bu güzide eser. Kimin şarkısı olduğu konusunda bir kakafoni var, Durmuş Çiğdem'in sesi sık sık Ferdi Tayfur ile karıştırıldığı için şarkıyı kimin söylediği konusunda bile kafalar karışık. Lübnanlı Adonis Aqel'e ait şarkı, 1981 yılında kendi sesi ile ünleniyor. Ben bunlara bakarken Şiki Şiki Ana diye bir versiyonunu buldum, Zehra Sabah söylüyor, düzenlemeye sadık kalınarak güfetesi üzerinde azcık bi oynama yapmışlar cinsiyet değişimi special edition. Komiğime gitti.

10- durmuş çiğdem.jpg
11- aşık emrah.jpg

Aşık Emrah, Yirminci Asrın Bozuk Düzeni - Karışık Aranjmanlar (albüm, yıl 1979)

Zamanın ötesinde bir şarkı, sözlerine bir açıp bakarsınız. Aşık Emrah, ben anlamam ama anlayanların anlattığı kadarı ile yetenekli bir müzisyen; Arif Sağ, Cem Karaca, İbrahim Tatlıses, Sebahat Akkiraz gibi sanatçılarla çalışmış kıymetli biri. Erzurumlu Emrah ile karıştırılabiliyor, ikisi başka başka insanlar. Gerçek adı Hamza Başyurt, Gelibolu'da yaşıyor şimdilerde.

Sarı Zeki, Helvacı - Oyun Havaları (albüm, yıl 1982)

Bu albümü 24 saatte kaydettiği bilgisini aldım, Unkapanı Plakçılar Çarşısı'nda bir dönem işler fevkalede hızlı ilerliyormuş. Albümden Helvacı şarkısının seçilme sebebi ise bizi ezgileri ile yer yer komşu ülkemiz Yunanistan'a götürmesi.

Kendi sitesindeki resmi bilgileri şöyle: Asıl ismi Zeki Adsız, 1946, Bilecik doğumlu. Adnan Ataman, Hamdi Özbay, Yücel Paşmakçı, Tuncer İnan gibi değerli sanatçılar ile çalışıyor. bazı albümlerin bazı parçalarında saz orkestrasının tümünü kendisi çalarak sadece dinleyenler için değil, konunun uzmanı akademisyen ve sanatçılar için bile inanılması güç işlere imza atar. Örneğin bunlardan biri Selda Bağcan tarafından seslendirilen Unutursun Mihribanım eseridir ve bu çalışmadaki on iki ayrı nitelikte ve nota dizimindeki bağlama icralarının tümü Zeki Adsız'a aittir.

12- sarı zeki.png
13- ismail bülbül,2.jpg

İsmail Büllbül, Bülbül Kasidesi - Münacat Kasideler Ve İlahiler (albüm, yıl 1984)

İsmail Doruk, Eskişehirlidir, Yunus Emre'nin yazdığı Bülbül Kasidesini öyle güzel okumuştur ki, adamın ismi İsmail Bülbül Hoca olarak kalmış. Eğitimini Süleymaniye Cami hocası Sadettin Kaynak'tan almış.

Mersinli İsmail - İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım - Yetim Koyma (albüm, yıl 1986) 

Hakkın aman aman bir bilgi bulabilmiş değilim, facebook hayran sayfalarında dahi kayda değer bir şey yazmıyor, ama Metin Uzelli şu şekilde bahsediyor kendisinden: "O dönem Otogar Topkapı'da, Mersinli İsmail'in albümü Topkapı'nın soundtrack'i, aç tezgahı paraları topla." Öyle çok satılıyormuş kasetleri. Bu detay hoşuma gitti, sesini de beğendim. Annem seviyor diye Çeşmi Siyahım türküsünü seçtim kendisinden ama Bana Benzeyen isimli albümünü daha çok sevdim şahsen.

14- Mersinli İsmail.jpeg
15- alf istanbulda, müşfik kenter.jpeg

Alf İstanbul'da - Müşfik Kenter'in sesinden (yıl 1991)

Bu albüm benim için tamamen gizem perdesi, Çocuklar için bir parodi albümü. Alf'in dizisinde de seslendiren Müşfik Kenter'di, Alf'in kedi yiyor olmasına rağmen sevilmesinin en büyük sebeplerinden biri sanıyorum ki kendisidir. 

Kurtlar Sofrasında Kuir Cazibe

- ŞOKOPOP -

Türkiye’nin en derin magazin çukuru Şokopop’tan Ekim Acun ve Selva Daşdemir bir zamanlar müzik sektörünün kalbinin attığı Unkapanı İMÇ’nin gölgede kalmış kuir yüzü üzerine söyleşiyor.

  • Spotify
  • Youtube
Apple_Podcast.png
şokopop.jpeg
 
 
WhatsApp Image 2020-04-22 at 10.06.54 PM

Fotoğraf 3: Bir başka eski eşin fotoğraftan kesilmesi

IMG-20200513-WA0002.png

Fotoğraf 4: Sevilmeyen yengenin fotoğraftan kesilmesi

Kalandan Kalan

- YELTA KÖM -

kalandan kalan_edited.png

Bu bir anma değil aksine bir teşekkür yazısı, hiç tanışmadığı insanların hayatlarına dokunanların hepsine bir teşekkür. 

 

Bir ortaokul sırasında keşfedilen bir albümün, neredeyse yirmi yıl sonra bir yazının konusu olabileceğini nasıl bilebilir insan. Hiç belli olmuyor kimin hayatına kimin dokunacağı ya da hiç haberi olmadan kimlerin kimlerin hayatına dokunduğu. Sene 99 olmalı, Üsküdar’da bir okul binası, sınıf arkadaşım radyoda bir albüm dinliyor “Peradaki Yalnız Şarkıcı”, o yaşlarda ne kadar daha sert müzikleri tercih etmeye meyilli olsak da, sözleri, besteleri arkadaşlarımla beni alıp gidiyor. 

 

“Zor yoldan geçtin Fikret Mualla!

Gerçek deha sendin Mikret Mualla!

Mor zemin üstünde figürler

Rıhtımda donanmış gemiler”

 

Fikret Mualla ile tanışıyoruz, öykülerden resimlere yolculuğa çıkıyoruz, şarkıların hepsi başka bir sayfayı açıyor, biz de içinde kayboluyoruz. Kaseti halen gözümün önünde, hatta o zamanlar karşı komşuma da bir tane hediye ettiğimi hatırlıyorum. Bir yandan takvimler 90’ların sonu, milenyumun başları, e-mail hayatımıza yeni girmiş. Kalan Müzik’in websitesi bugüne benzer sanki, oradan bir şekilde Murat Köseoğlu’nun iletişimi buluyorum, bir cesaretle kendisine bir e-mail gönderiyorum. Müziğini ne kadar beğendiğimi, bana açtığı yolları anlatıyorum ve tabii ki hayranlığımı paylaşıyorum. Ne yazık ki bende bir kopyası yok o mektubun, kendisinde vardır belki, yeniden okumak isterdim o zaman ki heyecanımı. Detaylar zihnimde silik, bir kısmını da sonradan oluşturdum herhalde, kim bilir. Birkaç gün sonra annemler salona çağırıyor, oğlum seni arıyorlar, kimmiş, Murat Köseoğlu. O yaşlarda biri için hayranlıkla dinlediği birinin telefonla evini aramasının hayat değiştiren bir deneyim olduğunu tahmin edersiniz. Telefonda konuşuyoruz, sadece müziğiyle değil tavrı ile de dokunuyor.

 

Murat Köseoğlu, yaptığı müziğe rağmen çok bilinen biri değil, oysa ailesini mutlu etmek için müzik dışında bir bölüm okusa da hayatı hep müzik olmuş. Çocukken çalmaya başladığı enstrümanlarla ilişkisi daha sonrasında hayatındaki İngiltere macerasında publarda çalmaya kadar uzanmış. Benim tanıştığım albümü daha akustik olarak kaydedilmiş olsa da, sonraki ve önceki kayıtlarında rock etkisi daha çok gözüküyor. Kalan Müzik’in kurucusu Hasan Saltık’ın geçtiğimiz aylardaki aramızdan ayrılışından sonra aklımda hem kendisi hem de bu küçük anı çok yankılandı. Sadece Peradaki Yalnız Şarkıcı albümü değil, Erkan Oğur’un gitarıyla pencereden gelen kar da Kalan Müzik’tendi, Fikret Kızılok ile gecenin üçünde içimde biten gül de. Uzun seyahatlerimin bir numaralı beraberliğiydi o albümler kimi zaman Yansımalar’ın Bab-ı Esrar’ı uzun soğuk Üsküdar kışlarında, iki üç arkadaş tuttuğumuz evi ısıtan, beni ney çalmaya heveslendirendi. 

 

Bu aralar yine yollardaydım, bu sefer yirmili yaşlarımın başındaki gibi Ege’nin Akdeniz’in kırsalında değil, Doğu’nun, Mezopotamya’nın bağrında dolanıyordum. Kardeş Türkülerin “Doğu” albümü beynime işlenmiş, Yezidileri ilk o albümle tanıdım, içinden geçenleri güneşe söyleyenleri öğrendim. Kalan Müzik’in yayınladıkları hem bugünün içinden geçen hem de zamansız kılan bir orman gibi. Minnet de eyletmeyen, sözünü de sakınmayan ve öyle bir orman ki bu, her notasında daha büyüyor tohumlar, kılcalında dağılıyor toprağın içine. Albümlerin arasında “Süryaniler”i, “Yahudice”yi görüp heyecanla almıştım, müzik insana hayal kurduruyor ve bu ormanın içinde kurulacak o kadar hayal var ki tahayyülerimizin ötesine geçiyor. 

 

Vicdana seslenen müzikleri duymak kadar yapmak da zordur eminim; Kalan Müzik bir şirket değil ötesinde vicdanlara, havaya, suya, toprağa karışan müzikleri, notaları bize duyurduğu için kalıyor herhalde. Müzik hakkında ahkam kesecek kadar sıkı bir bilgim olmasa da bu toprakların tüm dillerine yer veren, bambaşka bir yer hayalini içimizde yeşerten ve kalplerimize dokunanları anlamak için insan olmak, hatta canlı olmak yeterli, bu ormana sebep olan herkese teşekkürler.

Dönemler Arası Tasarım Okumaları: Albüm Kapakları

- SARP SÖZDİNLER X VARDAL CANİŞ -

"Üniversiteden arkadaşım Sarp Sözdinler (grafik tasarımcı, yazar, eski dostum) ile konuşma isteğimi İMÇ plaklçılar çarşısındaki albüm kapaklarını bahane ederek gerçekleştirmiş bulunuyorum. Sarp'ın Cihangir'deki evinde rakı içtiğimiz bir gün, sene 2011 filan olmalı, Müzeyyen Senar dinliyoruz, bana orda söylediği şu sözü hatırlıyorum "sıkıldım sakin kuzeyli depresyonundan", ardından kadehlerimizi karşılıklı kaldırıp, içimizdeki şeylere içmiştik."

Vardal Caniş

  • YouTube
Apple_Podcast.png
Ajda Pekkan - Çapkın Satıcı(45lik), Kervan, 1973 (aranjman, beste: salim halali, güfte: fikret şeneş
Ajda Pekkan - Kaderimin Oyunu(45lik), İstanbul Plak, 1973 (beste/güfte: Orhan Gencebay)
Bulutsuzluk Özlemi - Pamfilya'da/ Numara(albüm), Ada Müzik, 2001 (beste/güfte: bulutsuzluk özlemi)
Erkin Koray - Arap Saçı(45lik), Doğan Müzik, 1976 (beste/güfte: Özer Şenay)
Grup YUHU - Dönge /Hazar Sahilinde(albüm) , Uzelli, 1993 (beste/güfte: YUHU)
Mahmut Coşkunses - Karşıdan Geliyor Kars'ın Ceylanı(45lik), Odeon (derleyen: Bedirhan Kırmızı)
Murat Özyüksel - Bir Çiçek Yılı Sonra(albüm), Kalan Müzik, 1993 (beste: Murat Özyüksel, güfte: Afşar
Mustafa Özkent - Dolana Ay Dolana/Gençlik ile Elele(albüm), Evren Plakları, 1973 (beste/güfte: anoni
Neşe Karaböcek - Hatırla(45lik), As Plak, 1973 (orjinal: İsabella Lanetti - Ricorda Ricorda, aranjma
Nükhet Duru - Haydi Uzatma Arkadaş(45lik), 1numara Plak, 1977 (beste: Cenk Taşkıran, güfte: Mehmet T
Ümit Besen - Bir Kalp Boş Kaldı/ İsyanım Var(albüm), Emre Grafson Müzik, 1980 (beste: Selami Şahin,
Uzelli Psychedelic Anadolu(albüm) - Akbaba İkilisi, Şeker Oğlan, Uzelli, 2017 (beste/güfte: anonim)

çalma listesi

Ajda Pekkan - Çapkın Satıcı(45lik), Kervan, 1973 (aranjman, beste: Salim Halali, güfte: Fikret Şeneş) 

 

Ajda Pekkan - Kaderimin Oyunu(45lik), İstanbul Plak, 1973 (beste/güfte: Orhan Gencebay)

 

Bulutsuzluk Özlemi - Pamfilya'da/ Numara(albüm), Ada Müzik, 2001 (beste/güfte: Bulutsuzluk Özlemi)

 

Erkin Koray - Arap Saçı(45lik), Doğan Müzik, 1976 (beste/güfte: Özer Şenay)

 

Grup YUHU - Dönge /Hazar Sahilinde(albüm) , Uzelli, 1993 (beste/güfte: YUHU)

 

Mahmut Coşkunses - Karşıdan Geliyor Kars'ın Ceylanı(45lik), Odeon (derleyen: Bedirhan Kırmızı)

 

Murat Özyüksel - Bir Çiçek Yılı Sonra(albüm), Kalan Müzik, 1993 (beste: Murat Özyüksel, güfte: Afşar Timuçin, vokaller: Teoman, Selen Gülün, Murat Özyüksel, düzenleme: Ercüment Vural)

 

Mustafa Özkent - Dolana Ay Dolana/Gençlik ile Elele(albüm), Evren Plakları, 1973 (beste/güfte: anonim, aranjman: Mustafa Özkent)

 

Neşe Karaböcek - Hatırla(45lik), As Plak, 1973 (orjinal: İsabella Lanetti - Ricorda Ricorda, aranjman: Neşe Karaböcek, güfte: Sezen Cumhur Önal, orkestra: Los Paraguayos)

 

Nükhet Duru - Haydi Uzatma Arkadaş(45lik), 1numara Plak, 1977 (beste: Cenk Taşkıran, güfte: Mehmet Teoman, aranjman: Onno Tunç)

 

Ümit Besen - Bir Kalp Boş Kaldı/ İsyanım Var(albüm), Emre Grafson Müzik, 1980 (beste: Selami Şahin, güfte: Ali Tekintüre)

 

Uzelli Psychedelic Anadolu(albüm) -  Akbaba İkilisi, Şeker Oğlan, Uzelli, 2017 (beste/güfte: anonim)

 
 

ve sahne!..

- MERT DEMİR -

Beste ve Güftesi Mert Demir'e ait Rihanna şarkısına, perküsyonda İsmail Darıcı eşlik ediyor, ud ise Hasan Demir tarafından icra edilmekte. "Sahici aşklar unutulur / Kalp ağrısı kalır en derinde Senden sonrası yalan / İstemem Rihanna'yı bile" diyor Mert Demir.

 
#3 imç-alt sekme_kapak.jpg

Yeni besteciler serisi: Stylianos Dimou ile röportaj ve eserleri hakkında kısa düşünceler

- ZEYNEP OKTAR -

Stylianos Dimou, Yunanistan doğumlu bir besteci, icracı, akademisyen ve şef. Eserleri, akustikten elektronik ve elektroakustik olarak geniş bir yelpazeye sahip. Araştırma alanının ön saflarında, enstrümantal ve elektroakustik varlıklar arasında nihai harmanlamayı amaçlayan teknolojileri kullanan canlı karmaşıklık (live complexity) ve canlı etkileşim (live interaction)  konusu yer almaktadır. Bir müzik eserinin gerçekleştirilmesinde ve nihai icrasında teknolojinin insanlar kadar eşit oranda yer aldığı sanatsal-teknolojik çerçeveler üzerinde çalışıyor. En son  projeleri, tekrarlayan mekanik ritmikliğin evrimi ve sonunda tükenmesi ile ilişkili olarak organik, ses perdesi inceliklerini araştırıyor.

"Questioning The 'Un': In Discomfort" (2016)  

Stylianos ile röportajımızda bu parçanın onun için bir dönüm noktası olduğundan bahsetmişti. 2016'dan önce yazdığı eserleri dinleyince neden böyle düşündüğünü daha iyi anlıyorum. "New  Complexity" akımından oldukça etkilenmiş olduğunu düşünüyorum. Ses perdesi, müziğin  yüzeyinden uzaklaşıp, fark edilmeyecek bir noktaya geliyor. Daha çok ritmik ve buna ilişkin  olarak zamansal olan müzikal jestlere daha çok odaklanıyoruz. Mikro-ritmik hareketlerin kendi  içlerinde yarattığı tansiyon, bu eseri dinlemesi çok zevkli bir yolculuğa dönüştürüyor. 

"Machine Learning" (2018)

Bu eseri ilk duyduğumda bariton saksofondan çıkabilecek seslerin bu kadar geniş bir skalada  olması beni çok heyecanlandırmıştı. Çoğunlukla bu tür genişletilmiş çalım tekniklerini (extended  technique) bu kadar yoğun bir biçimde, elektroniklerle desteklenerek çok fazla duymuyoruz.  İnsan ve teknoloji ilişkisinin de altını çizmekte fayda var. Neredeyse, akustik enstrümanda  çalınan jestlere cevaben gelen (Stylianos buna "sonik ikiz" diyor) elektronik yansımalardan  oluşuyor. "Machine Learning"in "questioning the 'un': in discomfort"tan birkaç sene sonra  yazıldığını düşünürsek, ses perdesinde oluşan buğulanma daha da belirsiz bir hale gelmiş ve  sadece mikro-makro ritmik yapılara odaklanmış diyebiliriz. 

Röportaja gelecek olursak, ilk olarak, çoğu röportajın nasıl karşılıklı nezaket cümleleriyle  başladığı ile alakalı espri yaparak başladık. "Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim, geldiğiniz için teşekkür ederim" gibilerinden... Bu güzel insan ile konuşmak, fikirlerini ilk ağızdan duymak ve müziğini onun gözlerinden ve kulaklarından anlamaya çalışmak gerçekten çok zevkliydi. Oldukça eğitici bir röportaj oldu. Tekrardan teşekkür eder, yeni işini kutlarım Stylianos!  

Zeynep: Öncelikle Hong Kong Baptist Üniversitesi'ni sorarak başlamak isterim. Nasıl oldu ve genel olarak süreç nasıldı senin için? 

 

Stylianos: Bence önce 2017 yılına geri dönmek ilginç olabilir, çünkü 2017 benim sınavlarımı verip, zorunlu derslerimi bitirmeye çalıştığım, New York'taki son yılımdı ve en sonunda Avrupa'ya geri dönüp, kabul aldığım, IRCAM'daki CURSUS Programı'na gitmemin vakti gelmişti. Yani 2017-2018 yılları arasında Paris'teydim. Eğitimsel ve artistik olarak benim için en değerli yıllardan biriydi. Sonsuza dek hatırlayacağım açıkçası, çok ilginç ve yoğundu. 2018-2019 arasında ise Avusturya, Graz'da bir yıl geçirdim ve bu iki yıl boyunca Kolombiya Üniversitesi'ndeki akademik zamanımı dondurmuş gibiydim çünkü her şey bitmişti, sadece bitirme tezim kalmıştı. Uzun bir eser ve eşliğinde yazı yazmam gerekiyordu. 2019 Güz dönemine geldiğimizde ise, tez için yazdığım eserim bitmişti, "Les Instances" isimli, ensemble ve elektronikler için yazılmış bir eserdi. Sonrasında tez yazımı yazdım, Georges Aperghis'in bir eserinin geniş kapsamlı bir analizini yapmıştım. Tam olarak her şeye ve her yere başvurduğum bir dönemdi. Bazı işlere çok yaklaşmıştım, bazıları ise sadece mülakatlardı, ve bir sürü ret aldım... 2020 yaz civarı Hong Kong Baptist Üniversitesi'nden aradılar, bütün özgeçmişimi biliyorlardı, bir şekilde neler yaptığımı anlamışlardı ve onlara katılmamı istediler. Benim için bir pozisyon açmışlardı ve bu gerçekten hayatta kalabilmek için mümkün olan en iyi olanak oldu.  Sonuç olarak her şey beklenmedik bir şekilde oldu. Ama ben her zaman ittirdim. Her yere başvuruyordum, çözüm bulmaya çalışıyordum. O sıralar aynı zamanda bestecilik de  yapıyordum, bir sürü yerdeki komisyonları deniyordum ama komisyonlarla yaşamak çok  sürdürülebilir bir şey değil, kesinlikle çok zor. 2021 Haziran'dan beri eşim ve 7 yaşındaki çocuğum Stefanos ile buradayız. Beş ay geçti ve sanırım iyi adapte olduk. Üniversite de çok ilgi çekici. Bir çok kaynakları var. Kendilerini araştırma üniversitesi olarak tanımlıyorlar ve öyleler. Araştırmaya, yeni çalışanlara ve dünya çapında yeni burslara çok yatırım yapıyorlar ve sanat  departmanına yeni altyapı hazırlıyorlar, takriben 2023'te hepimize açılacak. Burası bence yeni fikirlere başlamak ve yeni fikirler denemek için çok uygun bir yer, bu yüzden çok mutluyum. Tabii ki şu anda pandeminin ortasında olduğumuzu da dikkate almalıyız. Yani yeni bir iş bulmak  benim için bir sürprizdi, ve böyle devam ediyoruz! Beste yapıyorum, öğretiyorum, oğlumla oynuyorum, iyi bir eş olmaya çalışıyorum.  

 

Zeynep: Harika! Hazır reddedilmekten bahsetmişken, ben kişisel olarak reddedilmekten çok korkuyorum.  

 

Stylianos: Geçmişte ben de çok özgüvensizdim. Sanırım Yunanistan'da lisans okuduğumdönemlerdi. Öğretmenlerden oluşan bir aileden geldiğim için, çok korunaklı bir alanda  yetiştirildim ve bu tabii özgüvensizliği arttıran bir şey. Çünkü kendini deneyimlemek,  anlayabilmek, anlatabilmek için ve bir sanatçı olarak gelişebilmek için, sorgulama evresine  girebilmek için bağı koparmak gerekir. Yani ben de güvensizdim. Ama eğer bir tavsiye verecek  olursam, kendini ortaya çıkarmaya yatırım yapman yani kim olduğunla kucaklaşman gerekir. Var olan neyse odur. Bazı zamanlar "keşke şunu yapsaydım, keşke bunu yapsaydım" dediğim  zamanları hatırlıyorum. Ama günün sonunda portfolyona baktığında, kim olduğunu görmüş oluyorsun. Bana güven, kim olduğunla barışık olursan, senin gibi düşünenleri de bulursun. Bu  kural her tür ilişkide geçerli. Eğer biz sanatçı olarak kim olduğumuzu bilirsek, onu kucaklarsak ve seversek, farkındalık sevgiyi getirir ve sevgi de gerçeği beraberinde getirir. Sonrası çok güçlü bir şekilde devam ederiz. Kendimi karanlıkta bulduğumda ya da depresif hissettiğimde bu söz gelir  aklıma. Çünkü dediğim gibi ben de çok güvensizim, fakat bir şekilde beni koruyan bir alan  oluşturabildim kendime, ne kadar güvensiz hissedersem, inandığım şeye o kadar daha bağlı  kalıyorum. Çünkü kendimizi bir tek biz kurtarabiliriz. Profesörlerin, kurumların arkasına saklanıp  iyi şeyler yazan iyi insan da olunabilir. Ama inan bana, gerçek atılımlar, çığır açan işler, fikirler,  ancak kendi kabuğunu kırdığında ve yapmayı sevdiğin şeyleri yapmaya başladığında gerçekleşir. Bu bir çok insanla çatışma yaratabilir. Kim olduğunu benimseyip bununla ilgili çok sistematik olmak lazım.  

 

Zeynep: Çok güzel tavsiyeydi. Başka bir soru, IRCAM, CURSUS Programı nasıl bir deneyimdi senin için? Nasıl çıktıları oldu?  

 

Stylianos: IRCAM aşırı büyük bir enstitü ve dürüst olmak gerekirse büyük enstitülerin etrafı, ondan istifade etmek isteyen bir sürü insanla dolu, politik olarak doğru olmak gerekirse. IRCAM'dan herzaman etkilenmiş bir insan olmuşumdur ama politik kariyer sebeplerinden dolayı değil... Hep şöyle düşündüm, eğer girmeyi başarırsam, pedagojik ve artistik geçmişi deneyimlemeyi, sevdiğim eserleri yazmış, kullandığım araçları geliştirmiş insanlarla tanışmayı deneyimleyecektim. Bir çeşit gerçek zamanlı yolculuğun bir parçası oluyorsun. Girdiğim gibi benim gibi düşünen ve fikirsel olarak bağlantı kurabileceğim insanlarla tanıştım. Şimdi ise o  insanları mentorum, yakın arkadaşım ve güvenebileceğim insanlar olarak görüyorum. Benim için zor olan kısmı her şeyin Fransızca olmasıydı ama bir şekilde ayak uydurmayı başardım. Biraz  Fransızca biliyordum, çok konuşamıyordum ama anlıyordum. Bütün bu deneyim oldukça  yoğundu. Günde neredeyse 10-12 saat çalışıyordum. Bütün hayatım CURSUS idi ama bu benim  seçimimdi. Max kullanmayı zaten biliyordum ve daha önce mixed eserler yazmıştım. Fakat daha  önceden bildiğin her şeyi eğitim çerçevesine soktuğunda, tekrar şekillendirmen gerekiyor, ben  de bunu yaptım. Hiçbir zaman aşırı iyi bir Max programcısı olduğumu düşünmedim ama  projelerimin gerekliliğini yerine getirecek kadarını öğrendim. Pedagojik olarak konuşursak,  mixed müzik, programlama tavsiyesi gibi geniş alanlarda ders verebiliyorum. CURSUS bunun  için bir sebepti. Programın sonunda bariton saksofon ve elektronikler için yazdığım "Machine  Learning" isimli bir eser yazdım. Dürüst olmak gerekirse, oraya sadece komisyonlar ve bağlantı  yapmak için giden bir sürü insan var. Ben ne komisyon için giden, ne de komisyon alarak çıkan insanlardan biri değilim. Bunu acı bir şey olarak söylemiyorum. Program bittiğinde aşırı  mutluydum çünkü çıktıktan sonra da 4-5 tane elektronikler içeren başka eserler yazdım. Onlardan biri doktora eserimdi. Teknik ve sonik olarak çok talepkâr eserlerdi ama günün  sonunda o özgüveni kazandım. Tabiiki teknisyen ile çalışmak harika oluyor -IRCAM'da sana  yardımcı olan bir teknisyen oluyor- ama şimdi en azından müziğim için ne gerekiyorsa kendi  başıma profesyonel bir seviyede yapabiliyorum. Ama IRCAM güzel bir akademik mola ve  önemli bir basamaktı. Müziği anlama biçimimi değiştirdi. O kadar teknoloji ve elektronik seslere  maruz kalmak, kompleksiteyi görüş biçimimi, sesi farklı biçimlerinin farkına varmamı sağladı. Bir  anda müziğim minimalistik bir karaktere -ama daha çok mekanik fikri ve mekanik bozukluk  şeklinde- bürünmeye başladı. Yani en basitçe bana daha önce deneyimlemediğim yollar ve yeni  alanlar açtı. Bunun için her zaman müteşekkir olacağım. Gerçekten çok özlüyorum. 

 

Zeynep: Kesinlikle. Sana başka bir şey sorayım. "L'osmose" ve "Machine Learning" arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Çıkış tarihi olarak aralarında bir yıl var ve acaba kompozisyonel süreç olarak ya da materyal olarak benzer dünyalardan mı geliyorlar? Çünkü ikisinde de duyduğum çok belirgin mikro-ritmik yapılar var ve sürekli bölünüyorlar, bu nedense  ikisini bağlantılıymış gibi hissetmeme yol açtı.  

 

Stylianos: Bilinçli olarak bağlantılı değiller. Teknik olarak -elektronik sesler için kullandığım bazı  araçları göz önünde bulundurursak- aynı familyadaki araçlar kullandım diyebilirim. Evet ama  belki de bu bir çeşit homojenik yaklaşımı beraberinde getiriyordur. Ama bence bu iki eseri daha derinden bağlayan şey CURSUS'ta farkettiğim, aşırı mekanik ve sert bir müzik yapmaya çalışma  hali. Şimdilerde akustik müzik yazarken bile düşündüğüm bir şey bu. Yapmaya çalıştığım  fikirlerden biri, mikro-çerçeveler oluşturarak bütün materyalleri o çerçeve içinde toplayabilmek.  "Machine Learning"de saksofonun metalik parçalarının fingeringlerinden, tüplerden, tüplerin  içinden, ağızdan meydana gelen sesleri mesela. "L'osmose"da ise birden fazla sessel dünya var. Dijitalize ve sentezlenmiş sesler, elektroakustik sesler, birkaç tane arkada gizlenmiş akustik materyaller. Ama iki eseri birleştiren özelliklerden en önemlisi yapısal ve sonik olarak, bütün  materyallerin mikro ya da makroda olması fark etmezsizin, mekanik simbiyozunu en net şekilde  belirtebilmek. Bu yüzden iki parçada da ortaya çıkan, dinleyici olarak deneyimlenen bazı kısa  tekrar eden yapılar var, ama neredeyse mekanik ve bozuntuya uğramış 3-5 kere gelen yapılar. Bazen bir materyal üzerine çalışırken onu loop'a alırız ve defalarca dinleriz, onu anlamaya  çalışmak için ya da basitçe bir efekt uygulamaya çalışırız. Bu benim için bir çeşit yaratıcı yaklaşım haline geldi, tekrar tekrar neredeyse otistik bir biçimde gelen materyaller. Ama  "Questioning the 'un': in discomfort" eserimde gördüğün üzere, orada tamamen saf organik  kompleksite (complexity) dünyasındayım. CURSUS ve CURSUS sonrası yapmaya çalıştığım şey  aslında kompleksiteyi kendi içimde tekrar bağlamsallaştırmaya çalışmak ve ses yapılarının iç  dinamiklerini daha yakından anlamaya çalışmak. İşte bu yüzden mekanik ve tekrar eden işlemler  müziğin arkaplanında ve hatta önplanında var oluyorlar. Bir çeşit müziksel anksiyete ve en sonunda da yorulma (burada müziksel bir gerilim-bırakımdan bahsediyordu), herhangi bir figürün ya da mimiğin anlamının tamamen yok olması. Bence bu iki parçayı bağlayan köprü bu. İkisinde de mikro ve makro mekanik işlemler var.

Zeynep: Evet. Hatta "électro-folie" de buna güzel bir örnek olabilir.

Stylianos: Evet, "électro-folie" tamamen mikro ve makro tekrarlardan ibaret. Ama "électro folie" daha oksimoron bir fikirden ilham alarak yazdığım bir eserdi. Enstrümantal yazım,  tekrarlayan modlardan oluşuyor. Ama anlık işleme (realtime processing) bütün sonik profili  değiştiriyor. Bununla beraber enstrümantal yazımda, bir grup tekrarlayan mekanik karakterli,  organik ve kompleks bir dünya yaratıyor. Öte yandan, kemanın karakteriyle gidip gelen, organik, garip, granüler, akustik-vâri element var. Benim için tekrar ve sese mekanik yaklaşımın  ikisi de teknolojiyle olan ilişkimi yansıtıyor ve daha da önemlisi, bana kompleksiteyi anlamamda yardımcı oluyor. Kompleks yapılarla ilgili yaşadığım sorunlardan biri, birinin bir şeyi en azından 

ikinci kez dinlediği bir anın olmaması. Bu yüzden anladım ki, neden zamanı dondurmak ve tekrar etmek ve bir yere gitmek için dramaturjik organik karmaşık bir ortamda birkaç saniye  geçirmiyoruz ve neden bu tekrarlayan yapılar arasında bir bağlantı kurmuyoruz. Neden sadece  dramaturjiyi farklı kılmak adına ya da başka herhangi bir nedenle bu tekrarlayan yapıları kısaltma  ya da büyütme fikrini hayata geçirmeyelim. Yani evet, bu parçalarda keşfetmeyi sevdiğim şeylerden biri de bu.  

 

Zeynep: Harika. Yani benim için dinlemesi çok heyecanlı en azından. "questioning the 'un': in  discomfort" ile alakalı bir sorum olacak. Aslında bu da kronolojik bir soru çünkü "Quadro  L'anima é Satura" ile bağlantılı olduklarını düşünüyorum. Bazı benzerlikler var ama çok farklılar  aslında. Çünkü "Quadro L'anima é Satura"da daha çok görmemiz için ses perdesi malzemeleri  yüzeyde gibiydi ama "questioning the 'un': in discomfort"ta bu tam yüzeyde değil, daha gizli  ve ses perdesi materyali gibi duyulmuyor. Daha mekanik ve sanki akustik enstrümanların  elektronik olarak yorumlanması gibi.

Stylianos:"Quadro L'anima é Satura" 2014 baharının başında bestelendi. Aslında Columbia  Üniversitesi'ndeki ilk dönemimdi. Yani temelde, müzikte karmaşık ve çeşitlendirilmiş mikro ve makro jestleri (gestures) nasıl yaratabileceğim fikrine daha derine inmeye çalışmaya yönelik ilk  girişimimdi. Yani "Quadro L'anima é Satura"da, perde malzemesinin farklı örneklerini anlamaya çalışma sürecinde bu doymuş fikir üretme veya ses üretme duygusu var. Hızlı, yavaş, yarı granüle edilmiş (quasi-granulated) yükselen veya alçalan hareketlerin yanılsaması içinde. Ama  her şey jest meselesiydi ve Max ile birlikte çalışmaya ve doğaçlamaya başladığım an buydu. "questioning the 'un': in discomfort", 2016 baharında doktoram sırasındaki ilk kompozisyon  krizimden sonra bestelendi. Böylece "Quadro L'anima é Satura" 2013'te bestelendi, 2014'te tamamlandı ve 2015'te müzikal jestler ve ses perdesi ile ilgili sanatsal ve kompozisyon çözümlerimin olmadığı bir ana ulaştım. Bir sonraki adım Ferneyhough dünyasına dalmak  olacaktı. Bu benim için biraz sorunluydu çünkü performans açısından her şeyi kontrol etmek  isteyen insanlardan biriyim ve benim için kontrol edilemeyen her şey keyfi. 2015'in sonunda kriz  anına geliyorum ve sonra zaten Max ve elektroakustik müzikle çok yakın bir ilişki içindeyim ve tabii ki kendi kendime öğreniyordum. Müziğimde jest ve perdenin rolünü bırakmam veya  yeniden araştırmam gerektiğini düşündüm. Bu yüzden, "questioning the 'un': in discomfort"ı yazmaya başladığım an, aklımda, mikro ve makro hareketlerin çok net bir görüntüsü vardı ve üzerinde çalıştığım bazı efektlerin çok net bir sonik görüntüsü vardı. Germe (stretching), granülasyon (granulation), gecikmeler (delays), filtreler. Temel olarak elektroakustik müzikte  gelen bu fikirlerin, akustik dünyada bir tür yeniden sentezini yapmaya çalıştım, bu yüzden  aslında Max'te çaldığım bu fikirleri enstrümantal yazıya dökmeye çalışıyordum. Parçanın ana  hatları buydu ve bir dereceye kadar başarılı. Ama aynı zamanda "bu nereye gidebilir?" gibi  birçok ilginç soruyu da beraberinde getiriyor. Şimdi, mikro tonlarla mekanik mikro-makro jestlerin bu kombinasyonuna, gürültü ve ses perdesi ve ani değişikliklerin kombinasyonuna, bir çeşit kolaj, glissandi, esneme, perde malzemesinin ve armonilerin dönüşümüne sahibiz. Ama bunlar sonunda sizi başka bir dünyaya götürecek. Ama o an, iki araç arasındaki karmaşıklığı  dengelemek için güçlü bir gereklilik olduğunu fark ettiğim andı: akustik dünya ve elektronik  dünya. "questioning the 'un': in discomfort"tan sonra birçok karışık (mixed) elektroakustik eser yapmaya başladım ve enstrümantal yazı kavramını bir şekilde basitleştirmeye ve bu ağırlığı  elektronikler üzerine aktarmaya çalıştım. Tabii ki, bu yeni yörünge benim için yeni sorular ve çözümler açtı, tıpkı organik bir hibritin nasıl oluşturulacağı gibi sesin hibritliğini keşfetmeye  başladım, sonik görüntü, akustik enstrümanların elektronik seslerle kombinasyonu, gerçekte neyin amplifike edildiğinin belli olmayışı. CURSUS'tayken bile, neyin elektronik veya akustik olduğunu gerçekten ayırt edemediğiniz bu tür sonic scape'ler için bu gerekliliğe sahiptim. Bir sonraki adım doktora tezim olan "Les Instances"ı yazdığım zamandı. Herhangi bir elektroakustik  malzeme kullanmak istemedim, bunun yerine sentezlenmiş malzeme kullanmak istedim.  Akustik dünyayı tamamen sentezlenmiş bir dünya ile bir araya getirmek çok zor olduğu için  işleri daha da zorlaştırıyor. Sonik olarak çok uzaklar. Bir hibrit yapmak istiyorsanız, onu en azından spektral veya tınısal olarak yazdığınız enstrümanlara mümkün olduğunca yakın hale getirmek için araçlara sahipsiniz. Ama saf sentezlenmiş malzemeye sahip olduğunuzda, form, estetik, enstrümanların varlığı, hangi ses, neden diye sorgulamaya başlıyorsunuz... Şimdi gerçekten ilgilendiğim şey bu. Sorun gibi ama tam sorun da değil, bir tür yaratıcı kriz.  

 

Zeynep: Müzikal düşünce açısından dert ya da kriz edinmek güzel sanırım. Çünkü kriz olmazsa o zaman ne yapacaksın, değil mi?  

 

Stylianos: Sana tamamen katılıyorum. Ömrünü güzel eserler yazarak geçirebilirsin ve bunda  yanlış bir şey yok ama büyük atılım, sanat hayatında değil, genel olarak dünyada, sorgulayarak,  hedeflerinizi belirledikten sonra gelir. Biliyorsun, bu bir tür varoluşsal problem. Yaşlandıkça vücudumuz bizi terk eder. Görünüşümüz kötüleşiyor, çürüyoruz ve bu doğal olarak bizi psikolojik  olarak güçsüzleştiriyor. Ama bu aynı zamanda bir besteci olduğunuzda da bir meydan okumadır. Yaşlandıkça, bazı şeylerin kullanımı çok kolay hale geliyor, kendinizi kolayca kandırıp aynı şeyi tekrar edip taklit edebiliyor ve "işte bir buluş daha" bulduğunuzu sanıyorsunuz ama bunun bir ilerleme olmadığını biliyorsunuz.  

 

Zeynep: Peki, birkaç sorum daha var. Farklı topluluklarla (ensembles) çalışmak nasıl bir şey ve  fark nedir? Çünkü bence bu çok kişisel ve başka biriyle tanışıp kendini açıklamaya çalışmak, bir tür ilişki kurmak gibi ve hepsi de kendine has. Yani aynı parça olsa bile çalım biçimleri değişiyor.  

 

Stylianos: Bence çok net olmalıyız ve bunda rolümüzü bulmalıyız. Eğer genç bir besteciyseniz,  gelişmekte olan bir besteciyseniz veya deneyimli bir besteciyseniz, bir gerçek var ve bu konuda  çok düşünceli olmamız gerekiyor. Ben çok gençken, acıyarak söylemiyorum ama bir  ensemble'ın önünde ayağa kalkıp kağıt üzerinde sahip olduğunuz müziğe onları inandırmak  büyük bir meydan okumadır ve bu ensemble'ın size zorluk çıkartmak istediği anlamına gelmez. Belki düşünceleriniz iyi kurulmuştu ama notasyonunuz öyle değildi ya da belki tam tersi. Gerçekten genç bir besteci olduğunuzda, genç bir besteci olduğunuzun farkında olmalısınız ve tavrınızın daha eğitici ama aynı zamanda çok ciddi olması gerektiğini düşünüyorum. Daha deneyimli bir aşamasındaysanız, insanların biraz daha yaşlı olduğunuz için değil, müziğinizi daha fazla anlama eğiliminde olduğunu göreceksiniz. Çünkü müziğiniz de değişiyor ve sizin de değişebilmeniz için deneyimlere ihtiyacınız var. Bu yüzden müzisyenler ve ensemble'larla  çalışmak için önemli miktarda zaman harcamanız gerekiyor. Kötü ve iyi anlara, felaketlere, inanılmaz anlara ihtiyacınız var, her şeye ihtiyacınız var ve tüm bunlar temelde müziği oluşturma  şeklinizi, provalarınızı, etkileşimlerinizi vb. şekillendiriyor. Yani evet çok kötü anlarım ve inanılmaz  anlarım da oldu. Ama bu, birisini olduğun şey için kovalamanın bir çeşit yolu. Bir ilişkinin başlangıcıdır. Günümüzde profesyonel dünyada, size çok fazla zaman vermiyorlar. Size 2-3  prova veriyorlar ve hepsi bu. Yani onu bir süredir tanıyormuş gibi verimli, düşünceli ve  yardımsever olmalı ve sabırlı olmalısınız. Eskiden çok sabırsızdım. Bu benim zayıf yönlerimden biriydi. Ama bu bana da çok şey düşündürdü. Şu anda notasyonlarımda mümkün olduğunca  kesin ve net olmaya çalışıyorum. Provalarda olabildiğince müzikal ve profesyonel olmaya  çalışıyorum çünkü bu çok çok önemli. Kim olduğumuz ve kiminle çalıştığımız konusunda bir tür dengeye sahip olmamız ve müziğimizi kimin çalacağının her zaman farkında olmamız gerektiğini düşünüyorum. İlişki kurmak, beste yapmak, müziğimizi insanlara göndermek de kendimizi tanıtmanın bir yoludur.  

 

Zeynep: Evet... Biraz kışkırtıcı ve kişisel bir sorum olacak. Akustik mi, mixed mi yoksa elektroakustik mi olduğuna bağlı olarak değişkenlik gösterebilir biliyorum ama bir parçaya nasıl  başlıyorsun?  

 

Stylianos: Bu sadece kışkırtıcı değil, aynı zamanda ifşa!! Sana karşı çok dürüst olacağım çünkü bu sorunun çok kişisel olduğunu düşünüyorum ama besteci hakkında çok derin bir şey gösteriyor. Öğrenciyken hep bu sorunu yaşıyordum. Her şeyi önceden planlamakta gerçekten iyi olan ve rüyalarında müzik hayal eden öğrencilerle çevriliydi etrafım... ve ben hep bu uygulamayı yapmakta güçlük çeken öğrencilerden oldum. Yıllar içinde, bir insan olarak nasıl davrandığımı yeniden benimsemek zorunda kaldım. Olaylara tepki verme şeklim çok içgüdüsel. Çok iyi bir içgüdüm olduğuna inanıyorum ve bunu bir tür yönetilebilir çerçeveye yerleştirmek benim için çok zordu çünkü bazen beyniniz orada burada olabiliyor. Ama bir parçaya başlarken, bir şeyin doğru hissettirdiği ve en azından bir şeyin bana parçanın bir sonraki müzikal fikrini sağlayabildiği bu sihirli anı arıyorum. Kelimenin tam anlamıyla bir şeyle başlıyorum ve eğer bu  bir şey o anda bir müzisyen olarak deneyimlediğim çerçevede iyi hissettiriyorsa... Aynı şey elektroakustik, akustik veya mixed eserlerde veya kağıda yazarken de oluyor. Bir şey doğru geliyorsa, onu tutar, dinler ve beni yönlendirmesine izin veririm. Yani bu çok feci bir yaklaşım olabilir çünkü bazen her şeyi silmek zorunda kalıyorum ama bir kez çarklar dönmeye başladığında, bir yolculuğa başlamam için yeterli oluyor. Bu yüzden, düşündüğüm şeyin iyi ya da kötü, etkili ya da etkisiz olması meselesi değil, hayır. Doğru hissetmek zorunda. Bunu nasıl ifade edeceğimi bile bilmiyorum ama bana bir sonraki  16'lık veya sonraki 8'lik notayı veya başka bir şeyi koymak için bu gücü vermeli ve bir kez orada bir şey olduğunda ve elbette, bu yaklaşımın temelde bana bir çok güçlü bir iç işitme kazandırıyor çünkü her şeyi yönetmeye çalışıyorum. Her şeyi dikte etmeliyim ve her şey zaman  açısından yönetilebilir olmalı. Ben prova yaparken, (ben öyle demiyorum ama) birçok icracı çok rahatsız oluyor çünkü sürekli çalınan şeyleri düzeltiyorum ve buna benzer şeyleri, deneyimle geçen yıllarda bıraktım çünkü icracının nefes almasına izin vermek zorundasınız. Her şeyi  titizlikle kontrol etmeyi seven insanlardan biriyim ve bu aynı zamanda müziğe nasıl davranıldığını da yansıtıyor. "questioning the 'un': in discomfort" notası notasına teker teker  yazıldı. Kulağa çok kışkırtıcı geldiğini biliyorum ama tabii ki beste yapmaya başladığımda ve bu organik şeyler şekillenmeye başlayınca bana bir yol gösteriyor. Bu bağımsız şey, önünüzde.  Sadece bu "bağımsızlık" kelimesini aklınızda tutun. Kağıda dökülen her şeyin, benimle konuşmasına izin veriyorum. Herhangi bir yönetim ile zorlamak istemiyorum. Bazen materyalin işi yapmasına izin veriyorum.

 

Bu Kitabı Uyarlamasak da mı Okusak Yoksa Uyarlasak da mı Okumasak?: Harry Potter ve Çoğu İşlenmemiş Hikaye 

- by BAY R.-

Merhaba, bu ve bundan sonraki birkaç sayıda kitapların beyaz perdeye nasıl aktarıldığı hakkında yazmayı planlıyorum. Kitap okumayı çok seven ama uyarlamalarından hiç hazzetmeyen ben, bu yazılarda, filmleri izleyip kitapları okumaya üşenen kişiler için sevdiğim kitap serilerinin film uyarlamaları ile aralarında bulunan farklılıklardan bahsedeceğim.

Bu sayının Temmuz-Ağustos sayısı olması ve Harry Potter serisinin hem ana karakterinin hem de yazarının doğum günlerinin 31 Temmuz olması sebebiyle ilk olarak Harry Potter serisi hakkında yazıyorum. Harry Potter serisi bana fantastik edebiyatı sevdiren, özgün bir dünyada geçen çok sevdiğim bir seridir. Ama ne yazık ki bu kitap serisini okumadan önce filmlerini edindim. Ardından film kapaklarının arkalarındaki yazıları okuyup 5. filmin (Zümrüdüanka Yoldaşlığı) çok heyecanlı olduğuna karar verdim. Fakat film korku filmlerini kıskandıracak ve bu dalda ödül alacak kadar korkunçtu! Bu sebeple kitap serisini oldukça geç okudum. Yine de seriyi bitirdiğimde özellikle 5. kitabın uyarlanırken çarpıtıldığını fark ettim ve Harry Potter favori kitap serilerimden biri haline geldi.

20210714_142422_edited.jpg

Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki Harry Potter serisinin filmlerinin ve kitaplarının en belirgin şekilde ayrıldığı kısımlar karakterlerin fiziksel özellikleri ile kostüm ve aksesuar tasarımları. Elbette Daniel Radcliffe’in lens alerjisi yüzünden Rowling’in de onayıyla Harry’nin gözlerinin yeşil değil mavi yapılması, Emma Watson’ın daha rahat konuşabilmesi için diş plağının kullanılmasından vazgeçilmesi gibi değişiklikler gayet normal. Çünkü anlaşılacağı gibi bunlar oyuncuların ve çekim ekibinin hayatını kolaylaştırmak için alınmış kararlar ve bence bazı Potterhead’lerin bu kadar tepki göstermesi oldukça gereksiz. Fakat bu başlıklar altında beni de çok rahatsız eden bazı farklılıklar var ki başlarında Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore’un akıllarda yer edinmiş yarım ay şekilli gözlüğü geliyor, daha doğrusu sadece kitabı okuyanların aklında yer edinmiş gözlüğü! Bu gözlük film serisinde sadece Richard Harris’in Dumbledore’u oynadığı ilk 2 filmde görünüyor ki zaten bu filmlerde Dumbledore’un göründüğü sahne sayısı oldukça az. Öğrenci üniformalarında da çok ciddi değişiklikler yapılmış. Örneğin cübbenin yanında öğrencilerin takmak zorunda oldukları sivri uçlu şapkalar çıkarılmış. Ayrıca Voldemort’un dış görünüşünün okuyuculara en çok betimlenen parçası olan kırmızı gözlerin, sadece serinin ilk filminde kullanılması akıllara “neden” sorusunu getiriyor. 

 

Senaryoya geçecek olursak sanırım ilk söylemem gereken şey sürenin kısıtlı olmasından dolayı kitaplardaki birçok detaya yer verilmediği. Elbette bu doğal bir şey ama seriden çıkarılan 2 şey var ki bunlardan en azından biri bütün Potterhead’lerin gönlünde bir yaradır: ilk kitapta Felsefe Taşı’nı koruması için Snape tarafından yaratılmış iksir bulmacası ve Mösyöler Kılkuyruk, Çatalak, Aylak ve Patiayağın oluşturduğu Çapulcular’ın hikayesi.  Snape’in bulmacası sürekli tekrar edilen “Hermione çok zeki” cümlesinin kanıtıydı ve filmlerde her şey görsel olarak sunulduğu için oldukça etkili olabilirdi. Çapulcular’ın hikayesi ise direkt olarak hikayede önemli rol oynayan 4 kişinin (Remus Lupin, Sirius Black, Peter Pettigrew ve James Potter) çocukluğunun hikayesi ve bu konuda birkaç dakikalık bir flashback görmek fena da olmazdı doğrusu.

 

Eklemem gereken bir şey daha var ki o da Voldemort’un ölümü. Kitapta Voldemort’un en büyük korkusu ölmek fakat bunun sebebi sonrasında ne olacağı gibi bir korku değil, ölmenin bir *Muggle acizliği olduğunu düşünmesi. Kitapta Voldemort öldükten sonra bedeni yere yığılır ve öldüğüne dair hiç şüphe kalmaz. Fakat sadece filmleri izlemiş birinin Voldemort’un geri gelebileceğini sanması oldukça doğaldır çünkü son filmde Voldemort’un bedeni tuzla buz olur ve geriye kalan ufacık taneler havada uçuşur.

Havada uçuşmak demişken bir de, 6. film olan Melez Prens’te sebepsiz ve seri için büyük bir mantık hatası oluşturan, Weasley ailesinin yaşadığı Kovuk isimli evin yandığı, büyülerin havada uçuştuğu bir sahne var. Eğer kitapta olmayan bu olayın ardından sonraki filmde tıpkı kitaptaki gibi Kovuk’u sapasağlam görmeseydik sahne bu kadar sorun çıkarmazdı belki ama bu hata yüzünden sahne haklı olarak yıllardır alaya alınıyor. 

Görüntü yönetmenliği konusuna gelirsek bence Harry Potter serisinin farklı filmlerini yöneten 4 yönetmenin (Chris Columbus, David Yates, Mike Newell ve Alfonso Cuaron) filmlerinden büyücülük dünyasını en iyi yansıtan filmler Chris Columbus’un çektiği Felsefe Taşı ve Sırlar Odası’dır. Ölüm Yadigarları 1 ve 2, Melez Prens ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı kitaba göre fazla karanlık çekilmiş ve Ateş Kadehi ile Azkaban Tutsağı’nın her sahnesi sanki Instagram filtresinden geçmiş gibi görünüyor. Fakat Felsefe Taşı ile Sırlar Odası tam da Rowling’in kitaplarda tarif ettiği atmosferi yaratmayı başarmış. 

 

Kısacası size tavsiyem, kesinlikle önce kitapları okumanız ve serinin ilk iki filmini izlemenizdir. Geri kalan filmleri ise ancak vaktiniz varsa ve seriyi seviyorsanız izleyin çünkü ilk iki film kitaba nispeten sadık kalmasına rağmen film serisinin geri kalanı kitaptaki ana senaryoyu alıp çarpıtmış, değiştirmiş ve kitaba göre çok daha kötü bir hikayenin ortaya çıkmasına sebep olmuş.

Yüzüklerin Efendisi’nin filmleri ile kitapları arasındaki değişiklikleri inceleyeceğim sonraki sayıya kadar görüşmek üzere.



*Muggle: Sihir yapma yeteneği olmayan kişi.

 
 

- YEŞİM ÖZŞEN -

unnamed.jpg.webp

Sayının hazırlıkları sürerken Yeliz’in hatırlattığı Fatih Akın’ın ‘İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek’ belgeselini tekrardan izledikten sonra hissettiğim şey ‘umut’. Bu yazıda belgeselin içeriğinden çokça bahsetmeyeceğim aslında, 16 yıldır belgesel ile ilgili birçok üretim oldu, bu biraz da belgeselin etrafında gezinen bir bilinç akışı olacak. 

 

—— 

 

köprüyü geçmek…

 

İstanbul’un nasıl değiştiğini gözlemleyebileceğiniz yerlerden biri “1. köprü”. Daha iki günlükken ilk defa köprüyü geçmemle beraber 34 yıldır neredeyse haftada en az 1 (pandemi zamanı hariç), zaman zaman haftanın her günü köprüyü geçtim. İstanbul büyüdü, trafiğin başladığı yerler değişti, saatler değişti, metrobüs geldi, birçok iett hattındaki otobüs kaldırıldı, resmi adı değişti. Çocukken köprüdeki trafik polislerine çok özenirdim; tüm gün istanbul’u izleyebiliyorlardı. Hatırladığım ilk meslek tercihim bundan dolayı trafik polisi olmak idi. Tabi ailem şiddetle karşı çıktı. 

 

——

 

Fatih Akın’ın ‘İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek’ belgeselini tekrar izlerken ne kadar çok şey değiştiğini, yittiğini görünce belki de, ilk etapta, üzülmemek elde değil; Babylon taşındı, Mehmet Uluğ, Müzeyyen Senar, Hasan Saltık artık aramızda değil, Beyoğlu değişti ve en azından bence, İstanbul’un sesi değişti. Belki Alexander Hacke ve Fatih Akın şu an bu belgeseli çekmek istese yer alacak isimler de değişecekti?

 

——

O kadar hızlı değişen ve aslında hepsi birbirinden çok acı gündemlerimiz içerisinde 24 saat bile konuşmadığımız Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın çekmiş olduğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayınlanan İstanbul tanıtım videosu. Video İstanbul’a ne kadar ait, emin olamıyorum. Ama başka biri, yani Alexander Hacke, yıllar önce İstanbul’a gelip bu şehrin karmaşık müzik kültürünü çözebilmek adına bir belgesel işine girişiyor. Belgeselin sonunda ise ‘Bu şehrin büyüsünü çözemedim’ diyor. Belgesel ve videoyu üst üste tekrar izleyince videonun ‘ne kadar bu şehri tanıttığı?' daha da ortaya çıkıyor! 

 

——

Belgeselde Kaan Tangöze ‘bundan 10 - 15 sene önce Beyoğlu ailelerin, gençlerin tercih etmediği bir yerdi. Ama şimdi rahatlıkla herkes geziyor.’ sözleriyle Beyoğlu’nun değişiminden bahsediyor. Tekrar değişmemesi için, sadece Beyoğlu’nun da değil, önündeki engel ne? Kültür dediğimiz şeyi oluşturan aslında bizleriz! Biz var oldukça değişim olacak. Şu an 00:00 müzik yasağının var olması şehrin sesinin kısıldığı anlamına mı geliyor? Yasağın geldiği günler ile belgesel ile tekrar ilgilenmeye başlamam aynı zamana denk geldi, belgesel Siya Siyabend’den Bizon Murat’ın sesinden şu sözlerle başlıyor;

 

“Konfüçyüs der ki; yeni gittiğiniz bir yerdeki kültürü, derinlikleri, sığlıkları anlamak için o yerin müziğini dinleyin. Müziğini dinlediğinizde o yerle ilgili her şeyi anlayacaksınız.”  

 

Ve daha yeni Kalamış Parkı’nda belgeselde de yer alan BabaZula’yı dinledik, koca bir düğün salonuna döndü park, ve insan o zaman düşünüyor, biz var oldukça umut da olacak. Müziğin birlikte üretmenin yanısıra birlikte tüketebiliyor olması her daim hayran kaldığım bir yanı. Birlikteliği ve umudu paylaşma şansı veriyor. Pandemi öncesi son gidebildiğim konser, 25 Şubat Aynur Doğan’ın Babylon konseriydi. Belgeselde Aynur Doğan, 10 sene öncesinde konser verirken ne kadar zorlandığını ama artık her yerde rahatlıkla konser verebildiği değişimini anlatıyor, kürtçe müzik ile ilgili Türkiye’deki değişimi ise yine bu sayıya hazırlanırken aramızdan ayrılan Hasan Saltık’dan dinliyoruz. 

——

 

‘Ama kesin olan birşey var:  İstanbul’un müziğine aşık oldum.’

- Alexander Hacke

Köprüden Önceki Son Çıkışı Kaçırdık Mı?

Yayın Kurulu Öneriyor:

- SEKME EKİBİ -

yeliz: 

2021’den iki yapım;

sakin ama bir o kadar da beni kendilerine çekip geren oyunculuklarıyla Sean Bean ve Stephen Graham’ı bir arada gördüğümüz, ritmi yavaş olarak yorumlanabilecek olsa da her bir dakikasında kaygıyı artıran, gri alanları ajitasyondan uzak şekilde veren mini dizi Time (BBC).

 

bir “hayvan pembe dizisi” olarak tanımlanırken nasıl bir şeyle karşılaşacağımı bilememiştim, ama yerinde bir tespit olduğunu daha ilk bölümden anladım. vahşi yaşam ticaretinden kurtarılıp tekrar doğaya bırakılan mirketlerin hikayesi izleyeni ancak bu kadar heyecanlandırabilir, mutlu edebilir, hüzünlendirebilirdi. 6 bölümlük Meet the Meerkats BluTV ‘den izlenebilir.

fugamundi:

kuluçka programına dahil olmaktan mutluluk duyduğumuz factory’i muhakkak incelemenizi tavsiye ederiz. Bilgi ve medya ekosisteminin sorunlarına çözüm geliştiren aktörlerle tanışmak hem de topluluğun içerisinde yer almak isteyebilirsiniz: factoryprogram.org/

yeşim: 

son zamanlarda gündemimizden hiç eksik etmediğimiz ‘iklim krizi’ ile ilgili iki liseli iklim aktivistin açtığı blog “1.5derece”. kendileri blog ile ilgili süreci şu şekilde anlatıyor; ‘Yaklaşık iki yıl önce insanlar tarafından çevreye verilen zararlar hakkında bir şey yapmamız gerektiğini düşünüp bu blogu açmaya karar verdik. Farkındalık yaratıp iklim ve çevre için gereken değişimi sağlamak, elimizden gelenin en iyisini yapmak istedik. Bu konuda araştırmalar yaptık, içerikler hazırladık, paylaşımlar yaptık. Zamanla hem biz geliştik hem de aramıza sizler katıldınız.’ 


takip etmek için: www.instagram.com/1.5derece/

merve:

fantastik edebiyat seven, oldukça detaylı betimlemelerden keyif alan ya da en azından tolere edebilen, 15 ciltlik bir maceraya atılacak azmi olanlar için Robert Jordan'ın Zaman Çarkı serisi ideal. İlk cildi 1990 yılında yayınlanan serinin son üç kitabını, Robert Jordan'ın 2007'deki ölümünden sonra başka bir fantastik yazar Brandon Sanderson devam ettirmiş. bir çok farklı kültür, din, ve mitolojik öğelerin etkilerinin görüldüğü bu koskocaman dünyayı yaratırken Tolstoy'un Savaş ve Barış'ından da ilham aldığını belirtmiş Jordan.

 

serinin The Wheel of Time isimli Amazon yapımı dizisi de ilk sezonuyla Kasım 2021'de yayınlanmaya başlayacak.

erimcan:

Please Like Me

son zamanlarda oldukça popüler olan komedyenlerin kendilerini canlandırdıkları ve çokça tiye aldıkları dizilerin belki de ilklerinden, üstelik en tatlılarından. dizilerine pek de aşina olmadığımız Avustralya'dan bir komedyen olan Josh Thomas'ın hayatındaki tüm karmaşıklıkları ve çelişkileri görünce aslında ne kadar da benzer şeylerle uğraştığımızı fark ederken bir yandan da komedi dizisi olarak başladığımız bir dizide gözlerimizin nasıl mütemadiyen ıslanabildiğinin şaşkınlığını yaşıyoruz. 

 

Moda de Nata

trileçe, lokma, san sebastian cheesecake ve daha birçokları gibi ülkemizde bir anda popüler olan ve her yerde yapılmaya başlanan tatlıların en az bilinenlerinden biri olan pastel de natanın en başarılı icracılarından biri Kadıköy'deki bu ufak dükkan. pastel de natanın anavatanı Portekiz'den gelen usta, Belem'de yediğimiz tatlıyı aratmayacak bir lezzet sunuyor. üstelik vegan opsiyonu da en az aslı kadar başarılı.

Dr. İhsan Ünlüer Sk. No:14/A Caferağa/Kadıköy/İstanbul