#2 sibernetik_web_kapak-versiyon 1.jpg

Androidler Elektronik Koyun Düşler mi?*  

- YAREN EREN BUDAK -

 Genel Yayın Yönetmeni 

fugamundi çatısı altında bir dergi kurma ve birlikte bir şeyler üretme motivasyonumuz hakkında konuşurken, ekipçe ortaklaştığımız beklentilerden biri, derginin yalnızlığımızı azaltmasıydı. Sekme, bizlerin bir bütünün parçası olma ihtiyacına yanıt verecekti. Hem de bu ihtiyacı duyan ve bizlerle üretmek isteyen herkesi de yanına çağırarak! Her sayıda değişen editörümüz ve onun seçtiği tema ve içerik üreticilerimizle beraber bu topluluğun gün geçtikçe büyüyeceğini hayal etmiştik. 

 

İlk sayımız yayımlandığında, dergi bu başlıca işlevleri çoktan yerine getirmeye başladı bile! İkinci sayıdan bahsetmeye başlamadan önce, Arşiv-Temas sayımızda bizlerle vakitlerini, arşivlerini, temas ettiklerini paylaşan editörümüz Yonca Güneş Yücel’e ve tüm içerik üreticilerimize, tekrar ve tekrar, yayın kurulumuz ve okurlarımız adına teşekkür ederim!

 

“Sibernetik” temalı ikinci sayımızın editörü, dergi fikri aklımıza düştüğü ilk günden bu yana desteğini ve ufuk açan önerilerini benden/bizden esirgemeyen, Bager Akbay! Akbay, sibernetik gibi muğlak ve uçsuz bucaksız bir alanı, her biri başka alanlarda uzmanlaşmış dostlarıyla birlikte bambaşka perspektifler üzerinden konuşarak keyifle dinleyeceğimiz bir içerik serisi hazırladı. Topluluk olma derdiyle yola çıkan, dolayısıyla bir yandan da topluluk olmanın dinamiklerini kurcalayan bizim gibi ekiplere; topluluk olmak isteyip de olamamışlara, ileride bir topluluğun parçası olmayı hayal edenlere yol gösterecek, olan biteni anlamak konusunda ipuçları verecek, belki her şeyi daha karmaşık hâle getirecek, ama öyle de olsa sonunda “kolaylaştırıcı” olacak bir sayı. İleri bir okuma yapmayı göze alanlar için her içeriğin altına dolu dolu notlar bıraktık. Her birini dikkatle incelemek haftalar, aylar alabilir; derinine daldığınızda sizi bir başkası haline getirebilir. Aman dikkat!

 

Alt-Sekme bu sayıda yine adeta bir yıldızlar geçidi! Bu sayımızda da yine geçen sayımızda olduğu gibi Sinepoli, by Bay R., Zeynep Oktar ve Büşra Küçük harika içerikleri ile dergimizdeler. Bunun yanında editörümüz Burcu Biçer’in “Komşumuz oluyor bizim” diye andığı HOOD Base’in oluşturduğu playlist, güneşli güzel günlerimizin, keyifli akşamlarımızın arka planında… Ve son olarak, dergi ekibince hazırladığımız çeşitli okuma/dinleme/gezme/yeme-içme önerilerimizle bu sayıda kendimize de yer açtık.

 

Heyecanıma yenilip tüm içerikler hakkında spoiler vermeden, bu sayıya emeğini ve sesini katan başta tema editörümüz Bager Akbay’a ve tüm içerik üreticilerimize yayın kurulumuz adına teşekkürlerimizi ileterek, sizleri aşağıya doğru akan bir yolculuğa davet edeyim. 

 

Görüşmek üzere!

  • YouTube
Apple_Podcast.png
 

Editörden

- BAGER AKBAY -

Her şey sistemdir, 

her şey sistemler sistemidir, 

her şey birçok farklı sistemin alt sistemidir! 

Son yüzyılda insan nüfusunun artışı ve teknolojinin gelişmesi ile gezegen üzerindeki etkimiz ciddi bir şekilde artmıştır. Bu artışın temel sebeplerinden biri kaynak ve araç üretimindeki önemli gelişmelerdir. Fiziksel işleri bizim yerimize yapabilen bu uzantılar sayesinde biyolojik varlığımızın çok ötesinde bir etki yarattığımız aşikardır. İşçi sınıfının robotlaştırılması diyebileceğimiz bu ilk dönemde, insanlığın emek gücündeki artış, kendi perspektifinden oldukça başarılı olmuştur.

Bu aşırı güç artışı zamanla planlamanın önemini ortaya çıkarmıştır. Planlamayı kolaylaştıran modeller, araçlar, çalışma şekilleri ve bunları denetleyen bürokratik sistemler de önceki dönemde ortaya çıkan gücün verimliliğini inanılmaz boyutlara getirmiştir.

Tüm bu süreçlerin sonucunda, Dünya’ya sıkışan insan türünün oluşturduğu farklı yapıların yaptığı her hamle kendi başka hamleleri ile çakışır/çelişir konuma gelmiştir. Güç ve planlama odaklı bu yapılar Dünya’nın ve insan türünün geleceği konusunda kısır bir vizyon sağlamaktan öteye geçememektedir.

Bu noktada insan türü olarak başarabildiğimiz kadar kendimizi odaktan çıkartıp konuya bir sistem perspektifinden yaklaşma zorunluluğu günden güne daha çok hissedilmektedir. Bu perspektifi üstlendiği iddia eden yapılar, şeffaflık, hesap verebilirlik, katılımcılık, verimlilik konusunda her kriz döneminde yetersiz kaldıklarını daha da net bir şekilde göstermektedirler.

Sibernetik kavramı burada devreye girmektedir. Bugüne kadar oluşturduğumuz bilim dallarının dışında kabul edilen bu alan, canlı ve cansız tüm karmaşık sistemlerin denetlenmesi ve yönetilmesini inceleyen bilim dalıdır.

Sibernetik, düzenli sistemlerin, bu sistemlerin yapılarının, limitlerinin ve sistemin imkânlarının araştırılmasına ilişkin disiplinlerarası bir yaklaşımı içerir. Sibernetiğin konu aldığı sistemler mekanik, fiziksel, biyolojik, düşünsel ve sosyal olabilir.

Tabii ki sibernetik tek başına bu bahsettiğimiz problemlere çözüm bulamayacaktır. Yapay zekanın kullanım alanlarının artması, blokzincir ile oluşturulan güven-gereksiz sistemlerin sözleşmelere ve hatta organizasyonlara izin vermesi, kitle kaynak ve kitle emek sistemlerinin gelişmesi, feminizm çalışmalarının tür ve topluluk kavramlarına getirdiği yeni bakış açıları, sivil toplum tarafından çalışılan topluluk araçlarının yaygınlaşması beraber bir gelecek oluşturma olasılığımıza dair ümit vermektedir.

Bu sayıda derdimiz, bu konuları bilen uzmanların deneyimlerini aktarmaları değildi. Bu alanın çeperinde yapılan çalışmaları görünür hale getirmek ve dünyayı bu perspektiften görmek amacıyla alan tutmak istedik.

İyi seyirler

 

Genetik Evrimden Memetik Evrime

- DENİZ CEM ÖNDUYGU -

Deniz Cem Önduygu, bilimsel, felsefî, popüler veya gündelik bilginin görsel olarak düzenlenmesi ve aktarılması üzerinden çalışmalar yapan bir tasarımcı ve araştırmacı. Bager Akbay, Sekme’nin Sibernetik temalı ikinci sayısı için Deniz Cem Önduygu ile insan, evrim, topluluk ve sistem üzerine konuşuyor.

 

Deniz Cem Önduygu: “Genel olarak insan kavramını sıkıcı buluyorum. İnsan ufacık bir zaman diliminde ortaya çıkmış, bir şeyler yapan bir canlı. Sırf ben insanım diye her şeye insan bağlamında bakmayı sıkıcı buluyorum. Büyük resim bağlamında bakıyorum genelde her şeye. Bu bir hissizlik de yaratıyor belki…”

  • YouTube
New Project-3.png

Notlar:

 

Deniz Cem Önduygu, tasarımcı ve araştırmacı 

 

02:56

Carl Sagan - Soluk Mavi Nokta

03.27

Kıta Felsefesi - Analitik Felsefe farkı 1

Kıta Felsefesi - Analitik Felsefe farkı 2

 

03:58

Ludwig Wittgenstein - Tractatus Logico-Philosophicus

04:27

Seçilim Birimi

05:14

Richard Dawkins

06:38

Metabolism First

09:11

Eşeysiz Üreme

10:24

Memetik 1

Memetik 2

Memetik 3 - Deniz Cem Önduygu "Gráphagos"

 

14:35

Daniel Dennett

17:00

Robust

18:12

Yapay Sinir Ağları

19:55

Sorites Paradoksu

20:00

Vagueness (bulanıklık)

21:21

Emergence

23:28

Just-so Story

24:34

String Theory

25:05

Kolmogorov Karmaşıklığı

26:07

Thomas Kuhn - Paradigma

27:58

Mem

29:10

Gökhan Kodalak - Sanat Yapıtlarının Hayatiyeti

29:50

Surplus

31:57

Matt Ridley - Akılcı İyimser (Rational Optimist)

32:11

Gelecek Güzel Günler mi Getirecek

33:02

Steven Pinker

33:09

Hans and Ola Rosling - How not to be ignorant about the world 

Hans Rosling - You need more than the media to grasp the world

34:48

Transhümanizm - Posthümanizm 1

Transhümanizm - Posthümanizm 2

Transhümanizm - Posthümanizm 3

35:25

Body Modification

37:07

Fermi Paradoksu
 

38:47

Extinction

39:28

Fitness function

40:53

Kate Raworth - Simit Ekonomisi

46:23

Kin Selection (Akraba Seçilimi)

48:37

Black Mirror / 3. Sezon 1. Bölüm: “Dibe Vuruş”

49:28

Bekir Ağırdır - Hikayesini Arayan Gelecek

50:05

Altı Dereceli Ayrılma Teorisi

52:07

reddit Place

59:43

Paul Erdős

59:55

Deniz Cem Önduygu’nun örnek işleri:

Bu Tarz Benim

The History of Philosophy

Anonim Halk Verisi

 
 

Topluluk Korteksi

- KEREM DÜNDAR -

Elektrofizyolojik ve streotaktik cerrahi yöntemlerle, psikiyatri, nöroloji, psikoloji, davranış bilimleri alanlarında gerek deneysel, gerek klinik araştırmalarda bulunan Kerem Dündar, çeşitli sağlık kurumlarında akademisyenlik, yöneticilik, eğitmenlik ve hekimlik yaptı. 

 

Editörümüz Bager Akbay ile Kerem Dündar, Sekme Dergi’nin Sibernetik temalı ikinci sayısında insan beyninin ve vücudunun sistemik yapısından söz etmeye başlayıp konuyu bir şekilde doğanın pazarlama taktiklerine, oradan da topluluk korteksine kadar getirmeyi başardılar!

 

Kerem Dündar: “Ben aynı bir beyin gibi düşünüyorum Dünya’daki insanoğlunu. Psikopatlar insanlığın limbik sistemidir. Başarı üzerine kurulu bir sistem, psikopatlara ‘Hadi koşun!’ demektir.”

  • YouTube
Apple_Podcast.png
İllüstrasyon: Berkay Buğdanoğlu
İllüstrasyon: Berkay Buğdanoğlu

Notlar:

 

12:06

Donna Haraway

12:07

Cyborg Manifesto

13:40

Daniel C. Dennett, Douglas R. Hofstadter - Aklın Gözü

15:12

Structure

18:39

Artefakt

19:03 

Most Wanted and Least Wanted Paintings

20:45

Repütasyon

40:31

Fermi Paradoksu 

55:17

Mass

 

- ÖNDER KÜÇÜKURAL -

İllüstrasyon: Berkay Buğdanoğlu

“Yaşlılar ve Yaşlı Yakınları Açısından Yaşam Biçimi Tercihleri (2004)” “Türkiye’de Dindarlık (2012)” ve “Türkiye’de Spiritüel Arayışlar (Basımda 2020)” adlı kitapların yazarlarından biri olan Önder Küçükural, ekolojik akıl yürütme ve karar verme, toplumsal yapı ve din, erkeklik, vatandaşlık, sivil toplum, girişimcilik, yaşlılık gibi alanlarda birçok araştırma projesinde görev aldı. Küçükural’ın başlıca ilgi alanları argüman ve akıl yürütme biçimleri, din sosyolojisi, siyaset teorisi ve toplumsal cinsiyettir.

 

Editörümüz Bager Akbay, Sekme Dergi’nin Sibernetik temalı ikinci sayısında Önder Küçükural’la sohbet etti.

 

Önder Küçükural: “Hiyerarşik yapılara o kadar alışmışız ki, kişilerle bir yuvarlak çemberde oturduğumuzda nasıl iletişim kuracağımızı bilmiyoruz. İki yaşındayız oralarda aslında biz. Psikososyal gelişimimiz o kadar garip durumlarda ki, yatay ilişki kurmak gerektiren durumlarda, orada nasıl iletişim kuracağımızı, nasıl konuşacağımızı bilmiyoruz. Unutmuşuz ya da, bundan bin sene önce belki biliyorduk…”

  • YouTube
Apple_Podcast.png

Aklın İktidarının Yükseliş ve Duraklama Devirleri

 

Bir Üretim Topluluğu Oluşturma Vakası

- OSMAN KOÇ -

İllüstrasyon: Berkay Buğdanoğlu

Editörümüz Bager Akbay, Sekme Dergi’nin Sibernetik temalı ikinci sayısında yaratıcı teknolojist ve sanatçı Osman Koç ile, üretim topluluğu oluşturma süreçleri ve deneyimi hakkında konuştu.

 

Osman Koç: “En baştan beri biz bir iç kültür oturtmaya çalıştık. Bunun bir parçası şuydu: İnsanlara belli görevler verirsen, o görevler o insanların üstüne yapışır ve başkası o işi yapamaz. Belli konuların sorumluları olduğu zaman ister istemez bir hiyerarşi çıkıyor ortaya. Onun yerine hepimiz mekanı sahiplenip onu daha iyiye götürme içgüdüsüyle yaklaşırsak, öyle bir sisteme de ihtiyaç kalmaz.”

 
  • YouTube
New Project-3.png
 

Bir Eğitim Topluluğu Oluşturma Vakası

- BURAK ÜLMAN -

Başka Bir Okul Mümkün Derneği’nin kurucu üyelerinden, akademisyen Burak Ülman, kendi deneyimleri üzerinden bir eğitim topluluğu oluşturma pratiğini ve süreçlerini anlatıyor.

 

“Gençler daha önceden geçtikleri eğitim süreçlerinde kendilerini tanımak, ihtiyaçlarını tahlil etmek, kendilerine dair bir gelecek planı yapmak konusunda becerileri gelişmemiş durumda. (...) Bunun da kök sebebi, aslında eğitim sürecinde gençlerin, çocukların, sosyal duygusal becerileri, kendilerini ifade etme, kendilerini tanıma, neyi sevip sevmediklerini bilme, duygularıyla haşır neşir olma gibi şeyler öğretilmiyor çocuklara.”

  • YouTube
Apple_Podcast.png

İllüstrasyon: Berkay Buğdanoğlu

 

Mesafeli Biraradalık Vakası

- EDA GECİKMEZ -

Disiplinlerarası sanatçı Eda Gecikmez, cinsiyet, beden ve kimlik ile ilgili konuları araştıran sanat eserleri yapmaya odaklanıyor.

 

Editörümüz Bager Akbay ve Eda Gecikmez, yaklaşık bir senedir çevrimiçi yürüttükleri bir okuma grubu örneği üzerinden birarada olma pratikleri hakkında konuştular.

  • YouTube
Apple_Podcast.png

İllüstrasyon: Berkay Buğdanoğlu

#2 sibernetik_web_sayı_alt-sekme_kapak.j
 
 

Sinepoli:

Oscar Adayı Filmler

 
 
 
 

- HOOD BASE -

HOOD Base
HOOD Base

Ekmel Ayar'ın HOOD Base mekan illüstrasyonu
Ekmel Ayar'ın HOOD Base mekan illüstrasyonu

HOOD Base'den bir fotoğraf
HOOD Base'den bir fotoğraf

HOOD Base
HOOD Base

1/3
 

Bir Tam Tur

Bu aralar dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşlerin en güzeli, olaysız olanlar. Zamansız telefonlar, tatsız haberler olmadan, beklendiği gibi geçen saatler. Müzikle birlikte, bazen müziğe, bazen müzikten başka yerlere doğru akan günün bizi taşıdığı anlar kendini bir sonraki dönüşte yeniden yaratmaya hazırlanırken, zihnimizden geçen şarkıları kaydediyoruz. Farklı şafaklarda uyanan hayatlarımızı ertesi güne erdirme uğraşımızın kesişim noktası olan HOOD Base’de, hepimiz başka bir melodiyi mırıldanıyoruz. 

 

Üstün Lütfi Yıldırım, Artemis Günebakanlı, Murat Kılıkçıer, Müge Çığ

 

 

00:00 - 02:00 Murcof & Vanessa Wagner - Variations for the Healing of Arinushka

 

Gecenin yarısı. Uyumak için erken, birçok şey için geç. Devam edilebilir, bitirilebilir; her şey, gün. Bir iç pazarlık anı aslında gece yarısı. Bir gün daha bitti mi, yoksa devam edecek mi? Murcof’un ses tasarım dünyasında Wagner’in nazik piyanoları beni hep sorular içinde bırakır. Parçanın ikinci kısmı diyebileceğim gelişim sürecinde bir motivasyon yakalanır, parça bitmeden devam edilir her şeye, ya da parça biter, gün sona erer. - Üstün

 

 

02:00 - 04:00 Unkle - Unreal

 

Gecenin “gece” olduğu saatler. Komşuların televizyonları kapanmış, sokaktaki sesler susmuş. Akşam kalabalığı da günü haber veren lacivert de uzak. Güneş ışığından kaçan ihtimallerin kol gezdiği evde Boba Fett konuşuyor: “Maybe I can help you”. Unkle’ın ilk duyduğum andan beri vazgeçemediğim albümü Psyence Fiction’da yer alan Unreal, birçok şeye yardım ediyor. Onlardan biri, koltukların oturulmaktan yamulmuş minderleri arasına sıkışan düşünceleri toparlayıp aynı trene bindirmek. Unreal, aynı albümde Ian Brown’un vokaliyle konuk olduğu Be There’in enstrümantal versiyonu. Sorduğu “hissedebileceğin her şeyi hissedip yine de gerçek değilmiş gibi hissettiğinde, nasıl hissederdin?” sorusu, yanıtını ancak bu saatlerde bulabilir. - Artemis

 

 

04:00 - 06:00 Blur - Good Song

 

Bu saatler bana bugünlerin o anlarını değil, geçmişten o saatleri düşündürüyor. “Ne kadar geç yatarsam o kadar güzel”, “ne kadar az uyursam o kadar iyi” diye hissetmek. 18-19 yaşlarında iş ve okul saatlerine karşı koyma, uyanık olduğun saatlerin başkalarıyla uyuşmaması hissinin özel hissettirmesi. Sabaha karşı eve dönüş taksileri, fırınlardan ilk çıkan poğaçalar. Uyuyamayıp kalkmak ve havanın aydınlanmasını izlemek. Sabah soğuğunda yürümek. Kitap okurken VH1 başında sabahlayıp sevdiğim şarkıların kliplerini beklemek. Think Tank zamanı Blur. “It is the rest of your life keeps a rolling and rolling”. Kocaman kötü haberlerin nadiren alındığı, çok daha az kaybetmişken ve kalbin daha büyük atarken hayatın o kadar da ciddi görünmediği, sonradan özleyeceğini hissettiğin zamanların genç sıkılganlığı. - Murat

 

 

06:00 - 08:00 Fennesz - Transit (feat. David Sylvian)

 

Güne başladığımız ya da bazen günü bitirdiğimiz saatler. Gün doğumunun dinginliğine yakışır; David Sylvian’ın sözleri ve vokali ile başka bir boyut kazanan Fennesz’in Transit parçası, 2004 yılında yayımlanan Venice albümünde yer alıyor. - Müge

 

 

08:00 - 10:00 Pantha Du Prince - Suzan

 

Bana bahar heyecanı hissettiren nadir işlerden. Güne başlangıç, bir sabah kahvesinden sonra ilk istikamete doğru yolda, hayat keşmekeşinden insanı soyutlayan, motive eden, neredeyse yorgunluğu alan bir sabah teknosu benim için Susan. Diamond Daze albümünün geri kalanı da aşağı kalır değil. Evet, sabah teknosu vardır. - Üstün

 

 

10:00 - 12:00 The Prodigy - Serial Thrilla

 

Sabah gözümü açar açmaz hissettiğim “Ne yapıyorum, ne yapacağım, bugün ne yapmam gerek?” soruları ve dengemi bulana kadar yarattıkları küçük kaygı hortumu, öğle saatlerine doğru yeniden ufak ufak yoklamaya başlar. Günün ortasına varmadan her şeye geç kaldığıma inandığım bu saatlerde hem zihnimin hem uzuvlarımın karşı koyamayacağı bir davet olarak Serial Thrilla, çok işe yarar bir dağılma ve yeniden odaklanma aracı. - Artemis

 

 

12:00 - 14:00 Tim Buckley - Down by the Borderline

 

Dünya öğle arasında. Geri dönülecek mesailer, çalacak ziller var. Milyonlarca farklı hayatta farklı karşılığı olan bu kısa müsaade anları, borderline zaman bozukluğu gibi. Kulaklıklarla dünyaya kısa süreliğine örülebilen duvarlar, bu yıldız seyahatinin dış gerçeklikten koparışı, bu inanılmaz salınım, bu büyülü enerji günün sıradan ritmine karşı çıkıp saatleri yeni ara tonlara boyamaya çalışıyor. Kendi ses dünyasını yaratan şarkılar, kendi zaman aralıklarını da yaratabiliyor sanırım. Kafandan geçmesine bile tahammül edemediğin düşüncelere tüm güçle sarılabildiğin ses sığınakları ne güzel. Bir süreliğine kimsenin uğramayacağını bildiğin kulübelerin hak edilmiş inzivaları. - Murat

 

 

14:00 - 16:00 Nasty Factorz - Mash Up

 

Nasty Factorz'ın 2016'da yayımladığı ilk kısaçalara adını veren Mash Up, günün belki biraz arkadan ittirilmeye ihtiyaç duyduğu saatlerine uygun ve günü ilerletme/bitirme enerjisine sahip. Nokta atışı, tek albümlük projelerden biri olan Nasty Factorz, caz davulcusu/kompozitörü Ari Hoenig ve caz kompozitörü/saksafoncusu Gaël Horellou’dan oluşuyor. - Müge

 

 

16:00 - 18:00 Swod - I Think He Was a Journalist

 

Günün yolculuk anı, zaman zaman içsel, zaman zaman fiziksel. İşlerin çoğu bitmiş, günün yarısı hala duruyor. Akşam güneşi leziz, serinliği de ayrı güzel. Küçük bir planlama; neler yapılabilir, diğer işlerle mi uğraşmalı, hayata mı karışmalı, ikisinden de karıştırmalı belki biraz? Motivasyon dolu, bir yandan buruk, büyük ya da küçük her yolculuk gibi, ufak bir hüzün, bir yandan da bir o kadar heyecanlı. Hem ilerlemenin hem de geride bırakmanın hissi bir arada. - Üstün

 

 

18:00 - 20:00 Sonic Youth - 'Cross the Breeze

 

Bir yıl önce bu zaman dilimini eve dönüşle ilişkilendirir miydim bilmiyorum ama pandemi içinde aldığım yol beni bu saatlerde mutfağa, salona, ne yiyeceğimin derdine çıkarıyor. Sonic Youth'un 2005'te Maslak Venue'de verdiği konserin afişi, hayatımın değerli ganimetlerinden biri olarak kapıyı her açışımda beni selamlıyor ve "bir daha hiç dışarı çıkmasan da olur, burada ihtiyacın olan her şey var" diyor. Kim Gordon'ın şarkıda söylediği gibi gözlerimizi kapayıp kendimizi herhangi bir şeye inandırabilir, canımız ne isterse yapabiliriz. Evet, evde olmayı seviyorum ama bu kadarı benim için bile biraz fazla. - Artemis

 

 

20:00 - 22:00 John Prine - Hello in There

 

Bir huzurevinde yatma saati olabilecek bu aralıklar, Loretta ismini aklıma getiriyor. Hayatını sürekli çalışarak geçiren, kendini işine, ailesini geçindirmeye adamış, sıradan görülen insanların yaşamlarından fotoğraflarda nazikçe kalbini kıran çok şey var. Çocuklar büyüyor, kendi hikayelerine yol alıyorlar. Farklı zorluk ve mücadelelerle kayıplar veriliyor. Zamanı, uzaklaştığın insanlarla arandaki mesafe ölçüyor sanki. Eski arkadaşlarla "ne var ne yok" konuşmaları boşluğa karışıyor. Haberler hep aynı şeyleri anlatır gibiyken dünya değişiyor, şehirler değişiyor ama bazı evlerdeki yaşam sadece daha çok sessizleşiyor. Birinin “merhaba” demesini beklemenin hüznü, varlığının dünyadaki izinin belirsizliği ile karışırken, tüm o dürüst, çalışkan hayatların ne kadar güzel, ne kadar değerli olduğunu hissediyorum. - Murat

 

 

22:00 - 00:00 Aisha Devi - Mazda

 

Aisha Devi’nin 2015 yılında yayımlanan, Of Matter and Spirit albümünde yer alan Mazda parçasının, eğlenmek için dışarı çıktığımız günlerde, gecenin başladığı saatlere uygun olabileceğini düşünüyorum. Aisha Devi'yi 2018'de IndieCity Festivali kapsamında izleme şansı yakalamıştık. - Müge

Pauline Oliveros'un Deep Listening albümü ve felsefesi üzerine düşünceler

- ZEYNEP OKTAR -

Zeyney_Oktar_Deep Listening_Oliveros.jpe

Çok değerli arkadaşım ve Sekme'nin genel yayın yönetmeni Yaren Eren Budak tarafından bana önerilen bu albümün, sadece bir albüm değil, bir felsefe olduğuna değinmeden Pauline Oliveros ve "Deep Listening" (Derin Dinleme) kavramının özünü anlatmadan, albüm hakkında bir şey yazmanın mümkün olmadığını söylemeliyim. Bu yüzden bazı kavramları açıklamak ile başlamak isterim.

Duymak ile dinlemenin farklı aktiviteler olduğunu anlamakla başlayabiliriz. Duymak, pasif olarak gerçekleştirdiğimiz, kapatamayacağımız bir duyu kanalıdır. Dinlemek ise aktif olarak içinde yer aldığımız, duyumuzu ve nelere "kulak vereceğimizi" seçtiğimiz bir eylemdir. Dinlemeye başladığımız an, odak noktamızı bilinçli olarak seçmiş oluyoruz. Mesela taksiye bindiğimizde radyoda çalan müzik ve buna karşıt olarak arabanın motorunun sesi. Bir kişinin konuşması ve buna karşıt birkaç metre ötede konuşan başka insanlar. Bunlardan birini dinlemeyi seçebiliriz ve bu seçim haricindeki sesleri "gürültü" olarak tanımlamayı beraberinde getirir. Diğer sesleri ötekileştirmiş oluruz. Gürültü kavramı ise tarih boyunca birçok bağlamda  "kötü" ve "düzensiz" olanı tanımlamak için kullanılmış. Bu durumu bir çeşit karar mekanizmasına benzetiyorum. Her insanın dinleyiş biçimi sosyal, kültürel, ekonomik ve coğrafi açıdan maruz kaldığı deneyimlerden etkilenir. Müzik tercihleri de bunlara göre şekillenir. Dinleyicinin bir müzik eserini dinleme hali, müziğin içeriğiyle kurduğu ilişkiyle değişir. Analitik bir dinleme yapılıyorsa form, melodi, armoni, ritmik yapı, tını ve dinamik olarak altı açıdan bakılabilir. Genel müzik dinleyicisine bakacak olursak, çoğunlukla bir müzikal parametreye duygu yüklenir. Mesela bir parçanın melodisinin "hüzünlü" veya "mutlu" olduğuna, bir ritmik yapının "eğlenceli" veya "ciddi" olduğu kanısına varılır çünkü müzik, çoğunlukla anılarla bağdaştırılır. Yüksek sesli veya duygu durumunu belirgin bir biçimde empoze etmeyen müzikler de gürültü olarak algılanıyor genelde. Bu yazıda iki tarafı da kapsayıcı olmaya, dinleme biçimlerimizi gözden geçirmemizi sağlamaya özen göstereceğim.

 

Derin Dinleme kavramından önce, Pauline Oliveros'un ortaya koyduğu başka bir terim olan "Sonik Meditasyonlar"dan (Sonic Meditations) bahsetmek isterim. 1971'de yayınlanan, metin temelli notasyonlar, sadece müzik eğitimi almış kulaklara değil, katılmak isteyen herkese açık, icracı/katılımcı/dinleyici rollerinin iç içe geçmesini sağlayan bir deneyimdir. Oliveros'un bu girişimi, müziği "sanat müziği" veya "yüksek", "ulaşılamayan", "deha eseri" olmaktan çıkartıp, herkesin uygulayabileceği dinleme pratiklerine dönüştürmüştür. Kendi tabiriyle "Sonik meditasyonlar dikkat paternleri üzerine kuruludur." 

    

"Your Voice
Think of the sound of your own voice. What is its fundamental pitch? What is its range What is its quality? What does it express no matter what you might be verbalizing or singing? What was the original sound of your voice before you learned to sound the way you sound now? "
   

-Pauline Oliveros, Sonic Meditations (1971)

 

Sonik Meditasyonlar, aslında Derin Dinleme'nin esasıdır. Derin Dinleme derslerinin ilk saatinde bir çember şeklinde oturulur (herkesin eşit olduğu ve öğrenmenin paylaşımlı bir deneyim olduğunu düşünerek), soru/yorum oturumu, nefes egzersizleri, duruş düzeltme egzersizleri yapılır. İkinci saatinde ise dinleme meditasyonu (temalı), meditasyon deneyimi hakkında günlük yazma gibi aktiviteler ile devam eder. Çalınan eserler, doğaçlama veya rehber eşliğinde doğaçlama icralarından oluşur. Derin Dinleme, sadece insanın içsel dinleme haline değil, bulunduğu zaman ve mekan içerisinde gerçekleşen bütün sesleri ve birbirleriyle olan interaksiyonu kapsayıcı bir haldir.  

"Deep Listening" (1989) albümüne gelecek olur isek, icracı ve besteci olarak Pauline Oliveros (akordeon), Stuart Dempster (trombon) ve Panaiotis'ten (vokal) oluşmakla beraber enstrüman olarak çeşitli objeler de kullanılmış;  Didgeridoo, deniz kabukları, bahçe hortumu gibi. Albümün kaydedildiği alan ise Washington'da, 45 saniye uzunluğunda yankısı (reverb) olan bir sarnıçta gerçekleşmiş. Bu neredeyse sesin havada asılı kalmasına denk gelecek bir uzunluk. Oliveros'un da bahsettiği gibi, aslında alan da bir enstrüman haline gelmiş. 

Deep Listening albümündeki ilk parça: Lear
E (Mi) notası üzerinden dem ile başlayan, 24 dakika 56 saniye süren bir parça. Ilk başlarda (ilk 4 dakikasında) "mi" sesinin doğuşkanlarını (armoniklerini) duyuyoruz. 4-5. dakikadan itibaren bir çeşit "bozulmaya" uğrar gibi, "mi" üzerinden başka modlara geçiş sağlıyor. Bir süre sonra trombonu daha belirgin duymaya başladım. Bu geçişler kesinlikle geçiş olarak algılanmıyor. En azından ben öyle algılamadım diyebilirim. Çok statik ve zamansız olmasının yanı sıra, mekansal olarak çok bilgi var. Yankının ne kadar uzadığı, frekans spektrumunda nereleri kapladığı gibi. 

  

İkinci ve üçüncü parça: Suiren, Ione
Bu iki parçayı bir arada yazmak istememin sebebi, birbirleriyle olan ilişkilerini çok yakın bulmamdan kaynaklı. Trombon ve vokal ile başladığını tahmin ediyorum. En azından akordeon'un daha keskin üst armoniklerini duymadım. Bir önceki parça ile dinamik olarak kıyaslamak gerekirse, kesinlikle daha düşük dinamikte başladı. Sanki sesin kaynağı uzaklaşmış gibi neredeyse. Bu tür eserlere analitik yaklaşmak kesinlikle zorlayıcı. Bu müzikal felsefenin başlangıç noktasının daha ortak paydalar aramak olduğunu ve hiyerarşi içermemeye çalışma çabasını varsayarsak, dinlerken bir çeşit "kendini bulma" ve Oliveros'un Deep Listening kitabında bahsettiği gibi iki zıt kutup olmak yerine, her iki kutup da olabilmeye çalışma hali gibi. Gönderici ve alıcı, ses ve sessizlik ve bunların simbiyotik ilişkisi. 

Dördüncü parça: Nike
Bir önceki cümleme dönecek olursam, ses ve sessizlik birlikte var olur. Mutlak sessizlik diye bir şey yoktur. Bu parça diğer üç parçadan biraz daha sıyrılan bir yerde duruyor diyebilirim. Bir dem ses ile başlamaktansa, çok ufak müzikal jestlerle başlıyor. Bir nevi daha ritmik. Alandaki yankı ile birlikte bambaşka bir karaktere bürünüyor sesler. Dinamik aralığı kesinlikle daha geniş. Ritmik sayılabilecek jestler giderek yoğunlaşıyor. Bir anda daha önce duyulmayan yükseklikte bir ses duyuluyor. Vokaller ekleniyor ve daha farklı bu doku oluşuyor. Biraz sonra ise trombon eklenerek albümün en yüksek noktasına doğru gidiyor. 

Metropol bir şehirde yaşarken iç ritmimizi bu kadar yavaşlatmak gerçekten çok zor. Çoğu zaman günlük yaşantımızda var olan stres ve yetişme hali, insana başka seçenekler olduğunu unutturuyor. Bu albüm kesinlikle buna yaradı.

 

Bana mahlasını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!

- BY BAY R. -

Sekme’nin 2. sayısından merhaba herkese. Öncelikle, şuna değinmek isterim ki ülkemizde ilk Covid-19 vakası çıkalı  ve hayatlarımızı tamamen değiştireli 1 yıl oldu.  Hal böyle olunca, ben de acaba bu sayıda pandemi ile ilişkili olarak dijital hayattan mı bahsetsem diye düşündüm. Ama daha çok ilgimi çeken bir konu vardı: takma ad ya da mahlas.  Dijital dünyada bildiğimiz ismiyle “ kullanıcı adı” ya da yaygın İngilizce kullanımıyla “nickname”.

 

Öncelikle mahlas nedir onu açıklayayım. TDK takma isim olarak genel bir tanımlama yapsa da mahlas genelde edebiyat dünyası ile ilişkili olarak bilinir. Başka şekilde söylersek, kalem adı da diyebiliriz. Örneğin Aziz Nesin’in Berdi Birdirbir, Kerani Pestenkerani, Fettane Şatifil, Bahri Filefil gibi eğlenceli mahlasları vardı. Nazım Hikmet de Mümtaz Orhan, Ahmet Oğuz Saruhan gibi mahlaslar kullanmıştır. Divan şairleri için, mahlas bir gelenek iken, bazı yazarlar da politik baskılar nedeniyle mahlaslar kullanmak zorunda kalmıştır. Çoğu kişinin Harry Potter serisini yazması sayesinde tanıdığı Joanne Kathleen Rowling ise Robert Galbraith adının yanı sıra, sonradan asıl isminden daha çok bilinecek J. K. Rowling mahlasını kadın yazar olduğu için kullanmak zorunda bırakılmıştır. Kitap serisinin daha çok satmasını sağlamak isteyen  yayınevi, yazarı mahlas yaratmaya ve kullanmaya zorlamıştır. Üstelik kendisi, kadın yazarların kitapları okunmaz önyargısı yüzünden mahlas kullanmaya zorlanan tek yazar değildir, tarihte bu kaderi paylaşan çok sayıda kadın yazar vardır maalesef.

 

Bugünlerde mahlası sadece edebiyat alanına aitmiş gibi düşünmemeliyiz. Çünkü dijital dünyadaki kullanıcı adları (nickname) da  aslında birer mahlastır.Ama  kullanıcı adlarına,sadece yazarlar değil, bütün internet kullanıcıları sahip olur.  Kullanıcı adları, kişinin kendisi tarafından seçilir ve kişi internet dünyasında o isimle tanınır. Ekşi Sözlük, Twitter gibi platformlarda kişi açık açık ismini söylemez ise o kişiyi tanıma olanağınız yoktur. Tıpkı eğer yazarlar gerçek isimlerini insanlar ile paylaşmadıkları sürece onların da mahlasları ile anıldığı ve gerçek kimliklerinin kimse tarafından bilinmemesi gibi. Ki ben, mahlasları dijital dünyaya uyarlamanın oldukça akıllıca olduğunu düşünüyorum. Bunun 2 sebebi var. İlki, gerçek hayatta insanların isimlerini değiştirmek için çok uzun süre  uğraşması gerekirken dijital dünyada bunu gerçekleştirmek için yapmanız  gereken tek şey kullanıcı adı kısmına istediğiniz takma ismi yazmak. İkincisi ise ben, her ne kadar da dijital dünyadan güvenlik tehditi nedeniyle tamamıyla kaçınılmasını doğru bulmasam  da orada da insanları tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi bazı tehlikelerin beklediği su götürmez bir gerçek. Mahremiyetinizi belli oranda koruyarak, isminizi vermeden dijital dünyaya dahil olmanın yolu ise kullanıcı isimleri kullanmaktan geçiyor.

 

Sizlere biraz da kendi mahlasımdan bahsetmek isterim. Deyim yerindeyse henüz kundaktaki bir bebek iken Bay R mahlası bana annem tarafından Kafka’nın ünlü kahramanı Bay K’dan esinlenilerek verilmiş. Çünkü o günlerde annem, uyumamı en hızlı sağlayan yazar olduğu için bana Kafka okurmuş. Zamanla annemin sosyal medya paylaşımları ve yazışmalarında  benden R ya da Bay R diye bahsetmesiyle mahlasımı iyice benimsedim, üstelik çevremdeki insanlar da benimseyip bana bu şekilde hitap etmeye başladılar. Haliyle Sekme’de köşe adımı By Bay R. olarak seçmemle beraber bu konuda bir hayli şaka yapıldı bana :)

 

Evet sevgili okuyucular, şimdilik aklımdakiler bitti. Bir sonraki sayımızda görüşürüz.

 
 

Gelinlikçide Ruhsal Kırılmalar

- BÜŞRA KÜÇÜK -

“But I caught  the darkness, baby

And I got it worse than you”

Leonard Cohen, Darkness

 

Kalabalık caddenin daracık ara sokaklarından birinde, Mehtap Çay Ocağı’na oturdum prova sıramın gelmesini bekliyorum. Geç kaldığımı sanıp koştura koştura geldiğimden sıcak beynime vurdu, bir yandan elimdeki dergiyle serinlemeye çalışıyorum. 

Gelinlikçiler sokağı öyle bir yer ki kendinizi pamuk prenses sanıp onlarca gelinliği aynı anda satın alabilir, size yapılan muameleye kanıp tüm mal varlığınızı orada bırakabilirsiniz. En pespaye parçanın içinde herkesin hayallerini süsleyen bir kraliçe olduğunuza ikna edilebilir, evlilik kurumuna değil de büyülü bir dünyaya adım attığınıza inandırılabilirsiniz. Manipülasyon kelimesi gerçek karşılığını bir gelinlikçinin dudaklarının arasında bulamazsa hiçbir yerde bulamaz. Haklılar. Başka türlü nasıl katlanılır bu tantanaya?

Ancak benim gelinlikçim bildiğiniz gelinlikçilere benzemiyor. Müjgan Hanım ellili yaşlarda bir kadın. İşini öyle büyük bir ciddiyetle yapıyor ki hayatın yırtılan tüm parçalarını dikip birleştirebileceğine, sökülen her kısmını onarabileceğine dair bir güven yaratıyor. Artık kullanılamayacak kadar yıpranmış benliklerinizi yenileyip elinize tutuşturabilir, öyle kabiliyetli. Tuttuğunu koparmanın ne demek olduğunu sorsanız üç hafta ders niyetine anlattıklarını dinlersiniz. Gereksiz samimiyetten hoşlanmıyor. Boş yere dağıtacak sevgisi de ilgisi de yok onun, hak edene hak ettiği kadar verir, fazla vermişse geri ister. 

Sobe Moda Evi’nde daha önce girdiğim bir iki dükkandaki prenses muamelesinden eser yok. Müjgan Hanımın pek çok yaşam olayına olduğu gibi evliliğe de yaklaşımı ‘çok abartmamak lazım’ şeklinde. Yeni gelinlerin tatlı telaşının aslında pek de tatlı olmadığını söylemek bir gelinlikçi için fazla riskli, ama umursamıyor.

Kendine has bir tarzı var. Gelinliğin helenistik mi bohem mi yoksa klasik mi olacağına o karar veriyor. Size de onaylamak düşüyor. İşini doğru yapanlara has bir güven verdiğinden ona itiraz etmek içimden gelmiyor. Bana sorduğu sorularla zevkimi kendi kafasında belirliyor. Dış görünüşümle birlikte iç görünüşümü de analiz ediyor. Dolayısıyla diktiği elbise gelinlikten çok bana benziyor. “Şu tülden bir omuz detayı yapacağım.” diyor, “Olur.” diyorum. “Kabarıklığını çok sevmedim biraz hafifleteceğim.” diyor, “Tamam.” diyorum. O ne yapsa güzel yapar biliyorum.

Evlilikten bahsetmeyi sevmiyor. İlk günden beri bana müstakbel eş adayımla ilgili tek soru sormadı. Onunla yaptığımız uzun sohbetlerde bazen kendimi bir psikoloğun odasındaymış gibi hissettiğim bile oldu. Diğer gelinlikçiler gelin adaylarını rahatlatmak için sürekli yalandan bir pohpohlama seansı yaparken o verdiği güvenle rahatlatmayı tercih ediyor. Herkesin odağındaki düğünken onun odağında ben oluyorum.

Benim de işime geliyor doğrusu. Düğüne bir ay kala on yıl önce aşık olduğum adamın ortaya çıkması kafamı zaten allak bullak etmişken kimse bana evlilikten, ilişkiden, aşktan falan söz etmesin istiyorum. Bu evlilik görevi Mahir’in on yıl önce gözünü kırpmadan yaptığı gibi bir an önce tamamlansın ve geçelim istiyorum. 

İki çaydan sonra saatimin geldiğini fark edip kalkıyorum. Apartman merdivenlerini hızlıca çıkıp zili çalıyorum. İçeriye girip her zamanki gibi gümüş renkli koltuğa yöneliyorum. Yerdeki iplikler, saten parçaları, köşedeki güpür yığınları artık tanıdık geliyor. Buradaki kumaş kokusuna, aydınlık ortama alıştığımı düşünüyorum. Dikiş masasının hemen yanında duran konsolun üzerindeki eski fotoğrafları yadırgamıyorum. 

Ben odadaki yerime yerleşirken arka odadan Müjgan Hanım gelinlikle geliyor. Yüzüme bakıp çok uzatmadan konuya giriyor; “Neyin var senin, sormayayım sormayayım dedim ama, bir ikidir pek iyi görmüyorum.”

Tedirgin oluyorum. Bunu etrafımda başka insanlar da sordu ama Müjgan Hanım soruyorsa sadece sorup bırakmaz. “İyiyim, yorgunum biraz, malum koşturmaca.”

“Düğünün saçma sapan koşturmacasını bana anlatma istersen. Onu iyi biliyoruz. Başka bir şey var. İstemiyor musun sen bu adamı?”

Şak diye soruyor. Patır patır dökülüyorum ben de. “İstemesine istiyorum da, daha önceleri çok istediğim bir adam vardı, o ortaya çıktı geçen gün. Aniden. Aradan on yıl geçmemiş gibi, çıkıp geldi. Neden yaptı bunu bilmiyorum.”

“Senin de kafan karıştı tabii.”

“Gözümün içine baka baka evlenen adam şimdi gelmiş gözümün içine baka baka ‘Özledim.’ diyor. Ayıptır be!”

Ne çok ayrıntıyı hatırlıyorum Mahir’le ilgili. Mahir’in karısıyla ilgili ne çok... Selma’nın doğum gününde getirdikleri şarabın markasını, kadının üzerindeki bluzun büyük düğmelerini, düğmelerin tutmakta zorlandığı kocaman göğüslerini, ayakkabılarıma benzeyen ayakkabısını, tırnağındaki lacivert ojeyi... Ne çok şeyi; en çok Mahir’in onun parmaklarına dokunuşundaki, ellerini öpüşündeki özeni... Kendimle karısı arasında bir benzerlik bulmaya çalışmamı, bulduğum benzerliklerden hiç memnun olmayışımı, bulamadığım benzerliklerden de hiç memnun olmayışımı...

Gülüyor Müjgan Hanım, hak veriyor, anlıyor. “Zamanlaması çok iyi, ama bir şeyi ıskalamış, sen o zamanki sen değilsin.”

“Değilim di mi?”

 Buna inanmak istiyorum. Zamanın döngüselliğiyle aramda ciddi sorunlar var çünkü, geçmişten çıkıp gelenlerle, bir de kaçak dövüşenlerle. 

Kendi kendime tekrarlıyorum, “Değilim di mi?”

Aşıktım Mahir’e, bakışlarında, sözlerinde kendimi arardım hep. Bulamazdım. Genç bir aşığın beceriksizliğiyle doluydum. Hem hayata, hem ona karşı. Ben yoktum, kendimde bile yoktum. Neredeydim ben? O çekingen, içine gömülmüş genç kadının varlığı silik bir silüet gibiydi. İçinde duygulardan ev yapan ben, evimden burnumun ucunu dahi çıkaramayacak kadar korkaktım. 

Mahir’in esmer suratını, çekik gözlerini, belirgin çenesini yüzüme çevirip “Bak bana! Bak ne görüyorsun? Bak da söyle, bir şey gör ve söyle. Benden bir şey anla ve söyle! Bak! Gör! Hisset!” diye bağırmak isterdim. Sevmesini de geçtim, görse yetecekti. Ama görmedi. Kendi hayatının müziğine kapılmış bir tay gibiydi o, koştu, koştu, koştu, durmadı, bakmadı, görmedi. 

Ben bile kendimi göremezken ondan beni görmesini beklemek haksızlıktı belki, bilemiyorum. Ama insan işte, istiyor. Biri dursun, onu incelesin, onu onarsın, onu sarmalasın istiyor. Yaralarını, geçmişini, aksaklığını iyileştirsin istiyor. Genç bir aşıkken insan en çok şefkat istiyor, halbuki aşk istediğini zannediyor. 

Soruyorum; “Büyüdüm artık. Eskisi gibi değilim de, o çocukluk neden içimi burkmaya devam ediyor?”

Müjgan Hanım düşünceli, yüzüme bakıyor. Bir yandan gelinlikte son düzeltmeleri yapıyor; “Belki de tekrar görüp yine eskisi gibi hisseder miyim diye merak ediyorsun.”

“Hala beni arzulasın istiyorum belki de. Offf!”

“Ne var bunda canım? Arzunu terbiye edemezsin. İkna da edemezsin. İnsan ister. Hele bir kez çok istediğini alamadıysa, aradan yüz yıl geçsin, yine ister.”

“Ne yapayım yani? 

Bu soruyu sorarken  Müjgan Hanımı tekrar süzüyorum, onda bir anne edası var mı yok mu anlamaya çalışıyorum. Düzgün bir fiziğe sahip olsa da yüzünün buruşukluğunda, çizgilerinin sertliğinde sanki bu dünyanın kahrından çocuk yapmaya fırsat bulamamış bir kadının serzenişi var. Bir çocuğu büyütürken büyümüş değil de büyüme sancısından bir çocuk yapmayı aklının ucundan bile geçirmemiş birinin yüz hatları bunlar. Ama öğütleri, anlayışı, olayı tartması bir anne gibi geliyor bana. Ya da o an bir annenin şefkatli kucağına sığınıp kendimi bu saçma sapan düşüncelerden kurtarmak istiyorum.

“Belki de ne unutulmaz kadın olduğumu ona ve kendime göstermek istiyorumdur. Oh olsun, ömrünün sonuna kadar unutama beni demek istiyorumdur.”

“Emin misin? Ne işine yarayacak bu? Neyin intikamı?”

“Kaçak dövüşmenin intikamı! Hep kaçak dövüşen suratına gerçek bir yumruk yesin istiyorum.”

Evet tam böyle istiyorum. Var mı yok mu bir türlü karar veremediğim, kolayca ortalıktan kaybolabildiği halde varlığının güçlü etkisi o yokken bile duyulabilen, beni yıllarca kurtulamadığım bir sırra ortak eden, ama aslında hayal ürünüymüşüm gibi davranan bu adamın kaçak dövüşleri suratında patlasın istiyorum. 

“Geri döndüğüne göre o surat zaten dağılmıştır. Başka bir şey olmasın?”

“Hem yıllar öncesi için suratını dağıtmak, hem de sarılıp cesaret vermek istiyorum.” diyorum Müjgan Hanımın da bana cesaret vermesini bekleyerek. 

Ona hala sımsıkı sarılmak istiyorum. Artık aşktan değil de, elde kalan dostane duygudan belki. İçindeki karmaşayı kucaklamak istiyorum. Kendisinin şiddetle reddettiği karmaşayı. Ben yıllardır kendi karmaşasıyla oynaşmış, ona alışmış, onu tanımış biriyim az çok. O ise bir çocuk gibi ürküp kaçmıştı.

“Ne için cesaret? Kendi cesaretini herkes kendisi bulacak. Sana kim destek oldu? Seni biri mi cesaretlendirdi hayatta da kararlar alıp, düşe kalka yoluna devam ettin? Karşında bir çocuk yok, kocaman bir adam var. Kimse kimsenin yerine balkondan atlayamaz. Herkes kendi ipini kendi çekmeli.”

Suratımda bir tokat gibi şaklıyor bu sözler. Cengaverliğimi usulca katlayıp yerine koyuyorum. Müjgan Hanımın hatırlattığı iyi oluyor; iyileştirmek için ürkek ruhlar koleksiyonu yapmaktan sıkılmamışım demek. Kendimi adam ettim de Mahir kaldı.

Düşünüyorum tabii; Mahir’in ne için cesarete ihtiyacı var? Özledim demeyi kendince bir cesaret mi sayıyor? Özlediği şeyin ne olduğu bile belli değil. Yürüdüğü sokakları, yaptığı aylaklıkları, yarınsızlığı, düşünmeden alınan kararları, gecenin üçünde sokakta Orhan Gencebay şarkıları söyleyerek mahalleye verdiğimiz rahatsızlıkları, geçmişini, geçmişin bir parçası olarak beni... Sadece özleyebiliyor Mahir. Nasıl olsa özlemek için kılını bile kıpırdatması gerekmiyor. 

Saçlarımı arkaya atıp tel tokayla tutturuyor. Gelinlik hazır. Aynanın karşısında kendimi uzun uzun izliyorum. Her derde kafa üstü dalan ben biraz da müstakbel eşimin dertleriyle ilgileneyim, o da 10 yıl sonra gelip asla sorumluluğunu üstlenmeyeceği duygularını üstüme boca etmesin sonra.

“Bu model sana çok yakıştı.” diyor Müjgan Hanım gözleri ışıldayarak.

Aynı fikirde olup olmadığımdan emin olamasam da helenistik gelinliğimin içinde -gerçek bir savaşçı gibi- gururlu ve sırıtarak yüzüne bakıyorum; “Ben bu modeli yıllardır giyiyorum.”

Yayın Kurulu Öneriyor:

- SEKME EKİBİ -

Deniz: 

Soul (Disney, Pixar. 2020) Yönetmen: Pete Docter. 

Uzun zamandır izlediğim en güncel, en karanlık ama bir o kadar da aydınlık Disney, Pixar animasyonu. Hepimizi kendimiz yapan parıltıları, amaçları, karanlık taraflarda hep kendimize sorduğumuz soruları, yalnızlık ve anlaşılma dertlerimizi gördüğüm, izlerken tebessüm ve gözyaşlarımı tutamadığım, ruhuma dokunan bir film. 

 

Basta Street Food Bar (Caferağa, Sakız Sk. No:1, 34710 Kadıköy/İstanbul)

Son 4 ayda 4 kez dışarı çıktım, her seferinde de sadece Basta yedim. Vejetaryen dürümleri mü kem mel. Eminim “beyin patlatan” bir öneri olmayacaktır ama, bilenlere hatırlatmak, bilmeyenlere de sevgiyle ısrar etmekten başka seçeneğim yok gibi. Teşekkürler basta, teşekkürler yer elması püresi. 

Yaren:

Kurcalanası: Lemis Yayın

Lemis ağırlıkla çağdaş mimarlık, çağdaş sanat kitapları yayımlayan bir yayınevi. Zarif kapaklarıyla, derinlikli, kapsamlı içerikleriyle, vurucu başlıklarıyla kataloğundaki her bir kitap döne döne kurcalansa, okunsa, yine doyulmaz, yenisi beklenir.

Fikir edinmek için: https://www.instagram.com/lemisyayin/ 

 

İzlenesi & Dinlenesi: Oğuz Öner - “Silence Wide”

Oğuz Öner’in, pandeminin ilk yarısında bestelediği, klibiniyse evinin o günlerde pek sessiz balkonunda telefonuyla kurguladığı Silence Wide’ı dinleyelim. Bundan tam bir sene öncesinin tuhaf ve belirsiz hâllerini yâd etmek için; bundan tam bir sene sonra bambaşka hâllerde, sağlıklı, güvende ve bir arada olmayı dileyerek… 

https://youtu.be/dEWT311Gmfs 

 

Dinlenesi: The Notwist

Biz bir grup insan bundan birkaç sene önce bu grubu canlı canlı dinlemiştik. Kalabalık Salon İKSV konserlerindendi; omzumuzun bir başkasınınkine değmesinden, tanımadığımızla temastan, tanıdığımıza sarılmaktan henüz korkmuyorduk. Neyse… “Run Run Run”!

https://open.spotify.com/track/49cOaVcW5qpPQU8k32HyFy?si=j39cKyVISXCvk2b-aJDgxw 

Burcu:

Stetislav Basara’nın Bisikletçi Kumpası kitabının 56. sayfası. Ama sadece 56. sayfasını öneriyorum çünkü diğer sayfaları çok sıkıcı hiçbir şey anlamadım.

 

160. Kilometre yayınlarından yeni biz dizi: Gulyabani. Onuncu yılına giren 160.km Seyhan Özçelik’in “şiir gulyabanidir, ölmez” sözlerinden yola çıkarak yeni bir dizi yayınladı. Şiirleri içimizden okuyalım.

2021 Artistik Buz Pateni Dünya Şampiyonası’ndan bir performans: Yuma Kagiyama bu performans ile dünya ikincisi oldu. https://www.youtube.com/watch?v=H81FGidsuSw 

Yeliz:

2017'den iki öneri;
aslında bilinen, belki çokça konuşulan ve zaten deneyimlenen hikayelerin birbirinden değerli kalemlerde bir araya geldiği, Tanıl Bora ve Mustafa Çiftci’nin derlediği “Yengeler Cumhuriyeti”. evlere kapandığımız ilk dönemlerde sanki karşılıklı konuşuyormuşuz hissiyatıyla beni canlandıran, kimi zaman “evet, değil mi?” dedirtirken kimi zaman da kendimi itiraz eder bulduğum bu denemeyi tüm yengelerin, yengelerimizin ve yengeliklerimizin karmaşıklığıyla öneririm.

 

kapalı kaldığımız bu dönem boyunca kuramadığımız ve özlediğimiz ilişkilere, heyecanla beklediğimiz şimdilik gidemediğimiz yerlere ve hep umduğumuz, çabaladığımız değişimlere bir dizide rastlamak ferahlattı. o yüzden çoğunluğa yeni olmasa da, bir kez daha herkesi bu ferahlamaya çağırmak isterim; Anne With an E (Netflix).

Doğukan:

John Moolof ikinci el eşyalar satın alan, meraklı bir koleksiyoner. Birgün bit pazarındaki bir açık arttırmada bir kutu dolusu negatif film geçer eline. Bunları incelediğinde hepsinin muhteşem fotoğraflar olduğunun farkına varır. Bir kısmı banyo bile ettirilmemiş 100.000’e yakın negatifin içine dalar ve bu gizemli ama bir o kadar yetenekli fotoğrafçının izini sürmeye başlar. Kutuda bulduğu faturalarda adınının Vivian Maier olduğunu keşfeder ancak başka bir iz bulamaz. 

2013 tarihli Finding Vivian Maier belgeseli böyle açılır ve öldükten sonra tesadüfen keşfedilen gelmiş geçmiş en büyük sokak fotoğrafçılarından biri olan Vivian Maier’in tuhaf hikayesini anlatır bize.

Biri neden hiç paylaşmayacağı, hatta kendisinin bile görmediği binlerce fotoğrafı arşivler? Sanat ne için ve kimin için yapılır? Belgesel ufak bir öyküden büyük sorgulamalara götürüyor bizi.

Yeşim:

Meeting Jim:

2018 yapımı bu belgeseli bazı benzerliklerin çağrıştırmasından dolayı fugamundi’nin açıldığı ilk aylarda misafirlerimizden biri önermişti. Kim bilir fugamundi’nin pazar kahvaltıları Jim Haynes’in pazar yemekleri gibi binlerce kişiye ulaşır, tabi virüs izin verirse. Belgeseli BluTV’den izleyebilirsiniz.

Merve:

Halt and Catch Fire (2014-2017)

80’leri hem estetik bir doku hem de hikaye örgüsünün zemininde yer alan bilgisayar teknoloji dünyasında devrimlerin yaşandığı dönem olarak seçen dizi karakter odaklı bir dram. Çok katmanlı ve gerçekçi karakterlerin yıllar içindeki değişim ve gelişimini, birbirlerinin etrafında ettikleri dans ve yaşadıkları içsel çalkantılarla anlatıyor. Dolayısıyla ilk sezonunda yüzeysel bir heyecana sahip ama her sezonunda karakterleriyle birlikte hikaye de olgunlaşıp final sezonunda zirve yapıyor. ‘Kimsenin izlemediği en iyi dizi’ olarak da tanımlanan dizi bir çok kaliteli yapımın yayınlandığı bir dönemde gözünüzden kaçmış olabilir. Soğuk ve katı başarı-başarısızlık ekseniyle kişisel bağların öneminin yüksek kontrastı ve muhteşem oyunculuklara şans vermeye değer.

Dizinin harika jeneriğini izleyip (ve dinleyip), ana karakterler için oluşturulmuş müzik listelerine de mutlaka göz atın.